Mutluluğa Yolculuk

Dünyasal Göz

6/2/2008 ·

Kelimeleri yitirdim bu gün. Varsıllığımda yok artık kelimeler. Onlar artık ne derdimi anlatabiliyor, ne de derdime derman olabiliyor. Uzun ve derin bir rüya görüyorum tarifi müşkül. Kimi zaman bulutlar üstünde uçuyorum mutluluklardan, kimi zaman aşk acıları çekiyorum. Acılar ve tatlılar polar dünyanın ikramları bize. Hani karanlık olmasa aydınlığı bilmezdik, kötü olmasa iyiyi bilmezdik, zor olmasa kolayı bilmezdik ya; tarif edilecek manzaralar olmasa da öylesine akıp geçerdi bilincimizden hayat nehri.

Gündelik sorunlar ve tartışmalarımızın çoğu bu "hayatı kaale alma" sendomunun bir sonucu. Şanslı /avantajlı/ forslu/ varlıklı olup olmadığımız hep göreceli. Yaşadığı hayattan tümüyle memnun olan kimler acaba? Bildikleri, uyguladıkları sihirli bir formül/ yöntem var mı? Eğer bu yöntemi bizler de uygulasak aynı mutluluk pozisyonlarına ulaşabilir miyiz?

Yaşamın anlamını sorgulayan sınırlı sayıda kişi büyük ihtimal bu arayışa girmiştir. Pek çoğumuz ise gündelik hayatın hay-huyu içinde savrulup duruyoruz oradan oraya. Varılması gereken bir hedef var mı varoluşumuzu anlamlandıran? Yoksa öylesine yaşadığımızı zannederek sürdürüyor muyuz ömrümüzü?

Yine de aşk her yerde. Sinemalarda, tiyatroda, radyoda, sokaklarda, vapurlarda, duraklarda. İçimden dışarı taşarcasına onunla doluyum. Evrenin bir hediyesi bize. Bol keseden ve bonkörce. Duygusal algılayıcılarımız aşkı ne kadar koklayabiliyor? Onu ne derece görebiliyor? Ona hangi hassaslıkta dokunabiliyor? Sabunlu sudan balonlar gibi uçuşup duruyor da çevremizde aşk, bizse ona dokunmaya korkuyoruz. Korkuyoruz ki, bir deysek tüm renkleri, tüm canlılığı, tüm sihiri, tüm sevecenliği ile uçup gidecek O.

Sınırsız şansımız yok. Hayatın güzellikleri hep var ama Ona erişmemiz kısıtlamasız değil. İnanın, bu bizim zihnimizde kurduğumuz bir kısıtlama değil. Kısıtlama var; çünkü nadir olan değerlidir. Eğer çokça olsaydı kıymetini böylesine bilmezdik. Ama pırlanta gibi, yakut gibi, elmas gibi değerli. Az ve zor bulunur olduğu için değerli. Narin ve kırılgan olduğu için değerli. Yüksek bir uyuma ulaştığı için değerli.

Zihnimi besliyor bu bilgi. Ruhuma haz akıtıyor. Varoluşumu aydınlatıyor ve ufkumu genişletiyor. Elbet mutluluk için yaşıyorum. Elbet mutlu etmek için yaşıyorum. Elbet mutlak doyum arayışıyla yaşıyorum. Yin ve Yang formülünü gerçeğe taşıyorum ve dünyasal düzeyde mucizeler sergilemeye çabalıyorum. İçine düştüğüm aşklarla dünyasal gözüm ışıl-ışıl/ pırıl pırıl. Tanrı'ya bucaksız şükran borçluyum. İyi ki burdayım, iyi ki yaşıyorum.

Gürsel Selçuk
Esenkent, 6 şb-9 şb 2008/ B.şehir
www.RuhsalPlatform.net

Yorum (1) Yorum yaz!

Hiperküpte Oyun

29/1/2008 · Kategori: deneme

Silkindi ve çevresine baktı. Son zamanlarda bir tik gelmişti üzerine. Sanki birileri onu sürekli gözlüyordu. Gene şizofren takıntılarından biri olduğunu geçirdi aklından. Çantasını açtı ve 4 mg.lık hapından attı ağzına ve susuz yuttu. Bir kaç haftadır devam ettiği tiyatro çalışmalarının kendine yaramadığından dem vurdu. Evet, çalışmalar sırasında keyif alıyordu ama bir şekilde ruhuna neşter atılıyordu. Duygularının ve hissiyatının bu şekilde de'şifre edilmesi içten içe beslediği ruhunu deşiyordu sanki. Yıllardır içinde boğuştuğu nevrotizma onu sanatsal hayatında çok yüksek mertebelere taşımıştı lakin, sosyal ilişkilerinde yetersiz yaşantıları vardı. İnsanlarla birarada olmaktan sıkılıyor, onların söylemlerini dinlemekten imtina ediyordu.

Sanırsam kendine bir dünya kurmuştu ve çevresindeki dünyayı bu dünyaya uyumlandırmaya çalışıyordu. Ne çare ki, dış dünyayı dileklerine göre yönlendirmesi epeyi zordu. Çünkü, sadece niyet ile çevresel olaylar yön değiştirmiyor, şekle girmiyordu. Televizyonda seyrettiği haberler, hayalinde kurduğu ülkeye hiç ama hiç benzemiyordu. Günden güne de uzaklaşıyordu çevresel yaşantılardan. İdeal fikirler vardı sanki kafasında da, bunlar yaşadıkları ile tam bir uyumsuzluk sergiliyordu. Kendini bu ucube dünyaya ne derece kabullendirebilir, ne derece intibak sağlayabilirdi.

Bir uyumsuzluk arayışı değildi onunki. Ya da bir inatlaşma yarışı değildi. Kendini tüm olağanlığıyla kabul etmeye hazırdı. Belli ki, dünya böyle bir yerdi ve dünyayı kendine uydurma şansı olmadığına göre, kendisi bu çapraşık düzene ayak uydurmak zorundaydı. Oldum olası bu "zorundalık" ifadesi hoşuna gitmemişti. Yaşamak bir "zorundalık" gereği olmamalıydı. Heyhat, bunu dilemek için çok geç kalmıştı. Ve hatta dilemesi bir şeye yaramazdı.

Bir zamanlar eline "saklanan sırlar" isimli bir kitap geçmişti. Hayat üzerine pek çok bilgiye bu kitaptan ulaşmıştı. Zihinsel olsun, gerekse duygusal olsun yaşadığı mutlulukların çoğununu bu kitaba borçluydu. Bazen aklına eserdi "acaba bu kitaba rastlamasaydım hayatımdan neler eksilirdi" diye... anında kovardı bu soruyu! Rahatsa, huzurluysa, keyifli ve doyumluysa bunu riske atmanın gereği yoktu. Hayat kısa bir rüyaydı ve en güzel şekilde yaşanmalıydı. Filmi en başa sarıp umulmadık açmazlara sapmanın anlamı yoktu.

Hiperküpte umulmadık yüksek mutluluklar ve yoğun aşklar vardı. Banka hesaplarının şifreleri çözülüyordu birer birer. Burası internet benzeri bir öte alemdi. Sevdikleri ve hoşlandıkları ile ilelebet birlikte olma ihtimali vardı. Hayal ettiği güzellikleri burada bulacaktı ve aşkların en güzeli onu bekliyordu. Sınırsız ve sakınmasız ilişkiler, O'na mutluluklar vaatediyordu. Derin derin soludu serinliği. Dünyanın tüm karmaşa ve kargaşası üzerinde mutluluk hedefli oynanan bir oyun vardı ve O da bu oyunda en iyi performansı vermek üzere namzetti.

Gürsel Selçuk
www.RuhsalPlatform.com
29Ocak2008

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

elveda sevgili dost

12/1/2008 · Kategori: deneme

Geziniyordum çöllerde. Bir tuz gölünün orta yerinde. Gölün çıkış kapısını bir türlü bulamadan. Acı ve yakıcıydı tuz. Tenimdeki suyu emiyor, nemi çekiyordu. Canımı acıtıyordu vücuduma temas ettikçe. Kilometrelerce yürümüştüm ve artık tükenmiş haldeydim. Ne umudum kalmıştı, ne de takatım. Beynim ise hepten çalışmaz hale gelmişti. İnançlarım, değerlerim, beklentilerim, hayallerim, sevdalarım... Hepsi bir oda dolusu sabun köpüğü gibi yok olmuşlardı. Belki dünya üzerinde hala çok şey vardı yaşanan ama artık benim menzilimden çıkmış gitmişlerdi.

Benim için derin bir parlaklığın içinde yoğun bir sis vardı. Evet, hala buradaydım ama yaşam denilen rüya çoktan flulaşmıştı. Bulanık bir siste yol alıyordum. Hatıralar birer birer zihnimden siliniyordu kocaman bir silgi tarafından. Acımasızca ve sakınmasızca. Sanki hiç yaşanmamışçasına, sanki hiç olmamışçasına. “Hayat” denen muamma ne kadar da boşmuş. Şimdi iliklerime kadar bu bariz gerçeği hissediyorum. Bir fabrika yangını gibi bir anda sarıp buzdan alevler her yeri, önene ne çıkarsa talan edip, silip süpürerek mükemmel bir “yokedici” olarak görevini yapıyor. Duyguları ve merhameti yok.

Hani sabah tüm sevecenliğinizle merhaba dersiniz ya yeni güne.. Gece boyu boğuşa durup deli rüyalarla.. “Hayırdır İnşallah” nidaları arasında hatırlamaya çalışırsınız yaşadıklarınızı. Heyhat! Bir görünmez el buruşturup buruşturup silip atıyordur seri bir şekilde. Ne kalıyor elinizde yaşanmışlıklardan? Hani nerede o inanılmaz hülyaların kanıtı? Kocca bir hiçlik!

Gene de bulutlu bir şubat akşamının gecesinde, aysız bir gecede perdelenmiş gökyüzünün siluetinde göz kırpıyor dost yıldızlar. Sıyrılarak kara bulutların arasından milyon kilometrelerce öteden. Rüzgarın sesi fısıldıyor... “Belki de bir anlamı vardır tüm bu didişmelerin.”

Mutluydum ben çölde. Hayallerim vardı çocukça heveslerime yakışan. Oya gibi ince ince işlediğim hayallerim. Umudumu ve arzularımı besleyecek düşlerim vardı. Gelecek beklentilerim, doyumsuz hırslarım. Sevdiklerimle ömür boyu birlikte olmayı diledim hep. Öyle de oldu. Sevgiye boğdular ilgi ve özen eşliğinde. Ve şimdi bir yol ayrımındayım. Sanırım kısmet buraya kadarmış. Ama biliyorum ki, ama eminim ki, beni asla unutmayacaklar... Hep yüreklerinde taşıyacaklar... Hep sevgi ve muhabbetle yad’edecekler...

Elveda tuzçölü!

gu;manji 10;1;2008

Kalıcı Bağlantı Yorum (4) Yorum yaz!

"bu yaşananlar gerçek mi"

5/12/2007 · Kategori: deneme

"Şizofrenlerin gördüğü hüllüsinasyonların kendi içinde tutarlı olduğunu değerlendiren bizleriz" tespitlerine katılıyorum. Kişi kendisine dışardan bakamadığı için kendi dünyasında yaşadıklarını hemen her zaman "tutarlı" olarak değerlendirecektir. Beyin, dış dünyadan aldığı verileri/sinyalleri derleyerek bunları kendi arasında bir bütünlük anlayışı geliştirerek zihinsel olarak işler. "Akla uydurmak" denilen bu olsa gerek. Problem şurada ki, gelen sinyallerin illa dışarıdan gelmesi beklenmez. Beyin kendi üzerinde de sinyaller yaratarak kendi sanal gerçekliğini oluşturur. Rüyalar buna en bariz örneklerdir. Otokontrol sistemleri, sürekli olarak "bu yaşananlar gerçek mi" doğrulamasını yürütür. Buna rağmen beyin aldanmalara çok ıktır. Beş duyu kanalını tümüyle aldatarak kişilere sanal gerçeklik yaşatabiliriz. Çünkü, zihin gelen sinyallerin/bilgilerin "güvenilir" olduğu sanısıyla çalisir. Örnegin, uzun süreli "bilgisayar oyunu" oynayanlarda, dönemsel bir "gerçeklik duygusu sapması" yaşanabilir.

Kişinin kendi içinde birden fazla kişiliğe bölünmesi de, yaşadıklarını anlamlı bir bütünlük haline getirme gayretlerine rağmen, dış dünyanın gerçekliklerine uzak yeni dünya tanımlarına sebep olur. Beyin, kapalı bir kutu gibidir burada. Kendi üzerinde çalisan programların "reel" gerçekliğini sorgulamaktan uzaktır. Virüslü bir bilgisayarın, kendindeki virüsü tanıyamaması gibidir bu. Kendi içinde tutarlı bir bütünlük oluşturulurken, virüs de bu oluşumun entegre bir parçası haline gelmiştir. Kendini "mükemmel" olarak tanımlayan kişiler, kendilerini böyle gördükleri için bu değerlendirmeyi yaparlar. İnsanlığın genel olarak yaşadığı sıkıntıların çogu bu "donanımsal at-gözlüğünden" kaynaklanmaktadır.

"Yapay Zeka"nın "şünme" sınırları nerelere kadar gider, bilemiyorum. Yaşadığımız dönemde geometrik bir artış söz konusu. Teknolojik gelişmeler katlanarak gidiyor. Bilgisayarların hızlı bir ögrenme sürecine girdikleri aşikar. Bilgi işleme becerilerini, fikir üretmeye doğru götürdüklerini söyleyebilirim. Sınırları belli yönerge akışlarının, ne zaman belirlenmiş sınırlar dışına çikacagi merak konusu. Zaten şimdilik insanı, makinelere üstün kılan hızları ya da kapasiteleri değil, zihinsel oyunlarla "sınırlı yönergeleri" atlatarak yeni ılımlar yapabilmesi/ yeni fikirler çalistirabilmesidir.

Makro teknolojiler de süratle gelişmektedir. Bu da, robotların çok daha hafif ve yumuşak olmalarını getirecek. Böylece hareket kabiliyetleri çok artmış olacak. Eğer, "ögrenme" yeteneği de eklenebilirse, yakın gelecekte yetkinliklerinin yüksek olabileceğini söyleyebiliriz. Önemli olan, bu süper bilgisayar sistemlerinin tam olarak insanı örnek almamasıdır. Aksi taktirde insanın defolu yanlarını kendilerine kopyalayabilirler.

gürsel selçuk
www
.kamCa.org
05
;12;200

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

Otizm ve Yapay Zeka

2/12/2007 · Kategori: deneme

Şizofrenide bir kişilik bölünmesi olduğu tespiti doğru. Ama otistik bir kişinin bazı bilgileri nasıl bu derece (kolay ve) hızlı öğrendiği çok önemli. Bunu araştırmak gerek. Yıllık bütçe oluşturulması gibi, beynin de kendi faaliyetleri için kapasite tayin etmesi normal ve doğaldır. Beynin total kapasitesinin artması hangi yöntemlerle olabilir? Gelecek yıllar buna çok net cevaplar verecektir. Bugünden bakınca, bu cevapları bilmediğime göre, beynin kapasite kullanım ve yönetimini ön plana koymamız şimdilik daha akılcı görünüyor. Şöyle ifade edeyim.. düşünceyi öyle bir noktada odaklayabiliriz ki, diğer alanlara kapasite ayırımını enazda tutabiliriz. Örneğin müzik ile ilgilenen biri, tüm konsantrasyonunu ve tüm ilgisini bu alana yöneltmelidir. Böylece, sahip olduğu enerji, heves ve odaklanmayı belirli bir alanda kullansın.

Çift işlemcili/ çift hard diskli/ çift işletim sistemli bilgisayarlar benzeri, beynin kendi üzerinde ikili (ya da daha çoklu) bir yapı oluşturması, işlemlerin paralel olarak yapılabilmesi imkanını doğurur. Bu da hızı en az iki katına çıkarabilir. Bir işletim sisteminin diğerini kontrol etmesi söz konusu olabilir. Böylece sistem kendi içinde oto-kontrolünü sağlar. Birbirinden bağımsız olarak yönergeler çalıştırılabilir. Gene de toplam kapasiteyi arttırmak yönünde istenen gelişme sağlanamaz.

Bilgilerin farklı yöntemlerle beyinde kodlanması/ saklanması ve işlenmesi bir açılım sağlayabilir. Böylece, konvensiyonel olarak kullanılan sistem çok daha verimli olarak işletilebilir. Bazen problem sadece bir dönüşüm sorunudur. Çok verimli işleyen bir sistem, bir başka sisteme entegre edilmek istendiğinde “kullanım dili” uyuşmazlığından dolayı etkinliğini kaybedebilir.

Beyin, olağanüstü bir bilgisayardır. Yeni makrolar oluşturabilmesi doğal bir yeteneğidir. Öğrenmeyi öğrenebilir. Bugünkü inançlarımızın aksine, dış beyinler ile kontakt kurabilir ve bilgi/ bilinç transfer edebilir. Bazı insanların, mutat insanlardan neden daha “akıllı” olduğu sorusunun cevabı budur. Evet, bir beynin HD kapasitesi ekstra artmaz ama, yaptığı ağ bağlantıları ile bu alanı inanılmaz boyutlarda arttırabilir.

Sınırlı bilgiler, beynin kendi kabukları içinde söz konusu olabilir. Ama buna dış bağlantıları eklediğinizde sanal HD korkunç derece artar. Mesele, bu dış takviyenin yöntemlerini anlayabilmektedir. YZ araştırmaları bunun yolunu açmıştır. Yakın gelecekte bizler de “yapay zeka” sistemlerinin birer parçası olacağız.

Sevgiler, saygılar....
gu;manji
www.kamca.net
istanbul, 2aralık2007

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Ruhların Yolculuğu

1/12/2007 · Kategori: deneme

"Ruhların Yolculuğu" ve "Ruhların Kaderi" kitaplarında insanın geçmiş yaşantıları irdeleniyor ve ruhun süregelen yolculuğunda yaşadığı serüvenler gözleniyordu. Psikiyatrist ve psikologların araştırmalarına göre, hipnoz altındaki kişiler geriye doğru ruhsal yolculuklarında, doğuma kadar ve hatta doğum öncesi yaşantılarına kadar gidebiliyorlarmış. Daha önceki yaşantıların çok farklı ortam ve koşullarda olması mümkün. Hatta cinsiyet ve tür faklılıkları bile olabilir.

Ruhun, "duyguları" ne derece tanıdığı, önceki yaşantılarına bağlıdır tabi ki. Önceki yaşantıların hatırlanması, sabah bir rüya gördüğümüzü şünüp de rüyamızı hatırlayamamamız gibidir. Zihnimizin HD (sabit disketi) bölgesine atılmış ve geri çagrilmamis/ çagrilamamis bilgiler şeklindedir. Mutlaka bir yerlerde bazı kayıtlar vardır ama zihnimiz bunu bulmaz, hatıraları arasında sayamaz. Oysa, hatıralar da bu derin kayıtlar arasından çika-geliyordur.

Ruhun yolculuğu aynı türün enkarnasyonları üzerinden gitmeyebilir. Önceki yaşantısında insan deneyimlerini yaşamamış biri elbet insan duygularını hatırlamaz. Doğum ile birlikte yeni formasyonuna uygun olarak donanımlanır ve duygular dünyası paket programı devreye sokulur. İlk 30 ayda sahip olduğumuz geçmiş yaşam hatıraları, çevrenin de etkisiyle silikleştirilir ve alt benlik katmanlarına hapsedilir. Böylece, bebek, dünyaya ilk defa geldiği ve kendisinin ilk dünya deneyimleri olduğu fikriyle büyür.

Tekamül yolundaki ruh için, her bir yaşantı sıfırdan başlayarak puanlandırılan levellerdir. Ruhun sınavları, herbir yaşantı için ayrı ayrı değerlendirilir. Bunun için de, aynı ruh değişik enkarnasyonlarında iyi insan/ kötü insan olarak dünyaya yollanabilir. Bu durumun tekamül/ kozmik sınav ısından bir engeli yoktur. Ruh, her yeni ortamın/ şartların gereklerini deneyimlemek halindedir. Zorlu olsun, kolay olsun yeni yaşantılarına uyumlanmak zorundadır.

"Duygular" dünya platformunun argümanlarıdır. Bir başka yaşantının, daha farklı argümanları olabilir. Dünya üzerinde bile duygu ile yükümlü olan sadece insanlardır. Mesela, hayvanların böyle bir yükümlülüğü yoktur. İnsanların kullandığı duygu programı bir interaktif programdır ve zaman içinde kullanımına göre yeni baştan şekillenebilir.

İnsan olarak "duygular" hep hayatımızda olduğu için, dünyaya da bu göz/ gözlük ile bakarız. İşte bu yüzden, şu an sahip olduğumuz duygular yerine başka duygular taşisaydık nasıl bir bakış açımız/ nasıl bir ruh durumumuz olurdu bunu tam olarak bilemeyiz. Bunu anlayabilmek için kısmen "empati" faydalı olabilir, ama tam olarak anlayabilmek için O kişinin yerinde olmamız gerekebilir.

gu;manji 27-Kasım-2007

www.felsefeekibi.com/forum (Avcılar)

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

"duygular" paket programı

30/11/2007 · Kategori: deneme

Ögrenmeyi inceleyen araştırmacılar, anlama ve ögrenmeyi dört ana başlıkta topluyorlar. a) alışkanlık b) klasik koşulama c) edimsel koşulama d) karmaşik ögrenme.

Bunlardan "alışkanlık", alışılagelmiş/ mutat uyaranı gözardı etme etkisini taşiyormuş. Gündelik yaşantılarımızda ne çok uyaranı gözardı/ kulakarkası ettiğimizi bir gözlemlesek hayretlere şeriz. Çünkü, zihnimiz sık gördüklerini ve sık yaşadıklarını belirsizleştirmeyi çok iyi becerir. Bu durumun dezavantajları olduğu gibi avantajları da vardır. Bünyemize tümüyle yabancı bir ortamda nasıl yaşardık? Oysa, bilincimiz bizimle oyunlar oynayarak bu yabancı şartları ve ortamı bize en "tanıdık" hale getiriyor. Böylece, bizler de yaşadığımız çevreyi/ ortamları yadırgamıyor, kanıksamıyoruz. Bu kesinlikler bir "illüzyon"; hatta müthiş bir illüzyon.

Duygusal etkilerin tanımlamalarında, farkında olmadan kendi enerji renginize uygun betimlemeler yapıyorsunuz. Tabi ki bu çok doğal bir reaksiyon. Büyük ihtimal etrafınızı böyle görüyor ya da böyle görmek istiyorsunuz. Oysa, dünya yaşantısında sizin saydığınız duyguların çok dışında/ ötesinde duygular da var. Dağarcığınızı birazcık yoklarsanız bunları kolaylıkla hatırlarsınız. Hatırladıkça da, içinizdeki duygu denizinde fırtınalar esmeye başlayabilir. İnsanoğlunun yaşayabileceği tüm duygular olumlu ve yapıcı duygular değildir. Pozitif insanların diledikleri, elbet güzel/ iyi ve keyifli duygulardır. Ama evren tümüyle negatifi ile (birlikte) yaratılmıştır. Pozitif olanı ayıklayıp, negatif olanı hayatımızdan soyutlama şansımız olabilir. Ama, bu negatif olanı silmez ve ortadan kaldırmaz. Sadece ona, yeni bölgelere doğru yönlendirme yapar.

Bizler kendi yaşam alanlarımızı kurarken/ örerken, bu olumsuz yaşantıları ayıklamayı/ safdışı etmeyi baştan öngörüyor ve planlıyoruz. Ama, bir bütün olarak dünya alanı için aynı şeyi söylemek çok zor. Kovaladığımız olumsuz enerjiler/ olumsuz olgular mutlaka yeşerecekleri yeni ortamlar bulacaklardır.

Dünya alanı için böyle olduğu gibi, birey olarak da daha farklı bir durumda değiliz. Buradaki püf noktası, daha güzel ve sevimli bir ruhsal yaşantı için, yıkıcı ve zararlı duygularımızı ötelememiz/ alt benliğimize atmamızdır. Bu bir çesit unutma eylemidir. Çünkü, benlik bu tür duygulardan asla tümüyle sıyrılıp/ soyutlanamaz.

Elbet, bizim de robotlar gibi, rutin ve duygulardan arınmış olarak yaşamamızı beklemiyorum. Belki de insan olarak yaratılmamızın esas güzelliği/ esprisi buradadır. Duygular deryasında yüzerek ve sörf yaparak hayatın keyfini çikarmak. Madem ki "duygular" programı yüklenmiş benliğimize, onu en verimli şekilde kullanmalı, hayatı dolu dolu yaşarken duygular yaşantımızı da en doyurucu ve en keyifli şekilde besleyebilmeliyiz.

İ
nsanın, hayvanlardan ve robotlardan üstün yanı (ya da avantajı mı demek lazım) "duygu" modül programına sahip olmasıdır. Buözelligimizi” nasıl daha iyi, nasıl daha verimli, nasıl daha olumlu kullanabileceğimizi araştırmalıyız. Araştırmalı ve olumlu sonuçlarını uygulamalı/ ruhsal yaşantılarımıza aksettirmeliyiz.

gu;manji
www.RuhsalPlatform.com

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Yeni Çağın Yapay Zekası

29/11/2007 · Kategori: deneme

“Bu yaşta bu zeka, ilerde yapay zeka..”

Çocuklugumuzda böyle bir tekerleme vardı. O zamanlar pek kafa yormamıştım. Daha doğrusu, “yapay zekanın nemenem bir şey olduğu konusunda en ufak bir fikrim yoktu. Hoş; zaten bugünde pek bir fikrim yok. Olsun, ben gene de aklıma gelenleri sıralayayım. Aralarından değerli ipuçları çikabilir. Öyle ya, akıl akıldan üstündür demişler.

Gerçeğini çok gördük de, bir de yapayı eksik kalsın diyorsanız haklılık payınız var. Zeka dağıtılırken payımızı alamadık dememek lazım. Zamanımız modern bir çag. Takviye yapabilmek şansına sahibiz artık. Buna zeka da dahil. İleri teknoloji hayatımıza nano sistemleri getirdi. İlaç niyetine içtiğimiz karışımlar içlerinde yüksek kapasiteli zeka etkisi taşiyorlar. Evet, bu-günkü aklımızla bu teknolojiyi pek kavrayamıyoruz ama, gelecek zamanlarda besin takviyesi gibi aklımıza zeka alabileceğiz.

Şimdilerde pek az rastlıyoruz ama yavaş yavaş “otomasyon sistemleri” hayatımıza giriyor. Bizim yerimize karar veren, bizim yerimize beğenen, bizim yerimize efor sergileyen, bizim yerimize eylemleri(ni) gerçekleştiren makineler var artık. Sinsice ve çaktirmadan geliyorlar. Geliyorlar ve hayatımızı işgal ediyorlar. Hayatımızın aşirı derece kolaylaşması çok hoşumuza gidiyor tabi. Bilmiyoruz ki, televizyon kanallarını değiştiren uzaktan kumandanın bir zaman sonra hakimiyeti ele geçireceğini.

Esasen, bilgisayarların ne kadar zeki olduklarının fakındaydım bir süredir. Kıyasladığımda, insanların da bir o kadar az zekalı olduğunu gözlemliyordum. Özellikleduygudenilen içsel etkiler insanların oldukça tutarsız davranışlar içerisine girmesine sebep oluyordu. Bizim de, naçizane insan oluşumuz, bu ık defonun gözümüzden kaçması için yeterli sebepti.

Ve, bilgisayarlar çok çok aptaldı. Yani, daha ık söylemek gerekirse, hiç akıllı değildiler. Program içinde bir döngüye girildiğinde, bir bilgisayar bunun çikis yolunu kendi inisiyatifi ile bulamaz. Mantık süreçlerini yürütebilir kurulmuş programına göre ama, özgün kararlar alamaz. Programın dışına çikacak şekilde bir insiyatif yürütemez.

Tabi, bu kuruntular yakın bir zamana kadardı. Mantık yürütmedekialanı” arttırdıkça makinelerin duyarlılıkları da artar oldu. “Mantık yürütme”, ileri kararlar alabilme aşamasına gidebilir. Günden güne bu ağın büyüdüğüne şahit oluyoruz. Ve Onu insanlar beslemeye devam ediyor. Malum, yapay zeka sistemlerinin kopyaladığı, insan zekasıdır. Bilgisayar sistemleri, ne derece izliyor ve kopyalıyorsa insan davranış ve zihinlerini, o derece donanımlanıyordu.

Teknolojik gelişmeler sınır tanımaz. İnsanların ahlakî kaygıları yeterli olmaz teknolojiyi kontrol etmeye. Gelişme her zaman iyileşmeye doğru gitmez. Grafik çok inişli çikislidir. Teknoloji ile insan arasında inter-aktif bir ilişki var. İnsan mı teknolojiye yön veriyor, yoksa teknoloji mi insanı yoğuruyor?

Benim zihnimde arklar çakiyor. Umarım yeni çagin yapay zekası daha istikrarlı olur.

gu;manji
http://groups.yahoo.com/group/ruhsalplatform/

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Felekten Diledim Bu Kadar Dilek

6/9/2007 · Kategori: gunluk

Enerjisini kullanıyordu zamanın. Zaman kendi üzerine sarmalanmıştı. Vakit nakitti, ve güçtü artık. Giz, gizem, gizemlilik deli gibi sızıyordu teninden. Üç dilek dilemişti kendi için. Yaşamını zenginleştirecek, heyecan katacak, daha bir anlamlandıracak... Şans çarkinin başina geçti, tüm gücüyle koluna asıldı. Felekle, saklı bir antlaşma yapmıştı sanki. Aralarında bilinmez bir iş-birliği vardı. Elbet, gerekli ödünler peşinen verilmişti. Öyle ya, çok yüksek bir mertebe ile kontak kurulması söz konusuydu. Göz göre göre ateş ile oynuyordu. Yaptığı, mutat yaşantılara nazaran çok ama çok tehlikeliydi. Belki, kısa yoldan dönse ve etliye-sütlüye karışmasa daha bir iyi olurdu.

 

Evet, hayat bir oyundu ve kendisi de bu oyun bünyesinde konuşlanmıştı. Her insan ister hayattan tat almak. Belli ki dünya düzeni böyle (kurulmuş). Sakıncalar ve tehlikeler, mayın tuzakları gibi etrafında şeli. Sinsice ve sakince geçmek gerek mayın tarlasından. Mayınsız olarak geçilen her kare aynı zamanda kasaya yazılan bonus puanı. Toplansın bakalım. Elbet bir gün harcanacak bir yer bulunur. Yeter ki gönüller zengin olsun. Bir pazar günü kırlık yere pikniğe gidilecekse, serüven "şimdi"den başlamıştır. Pazar sabahını beklemeye gerek yok. Hele ki, bu yollar geçsin, piknik alanına ulaşalım beklentisi haybeye. Çünkü, serüven yolun ta kendisidir.

 

Ne diledin de, ne olmadı? Zaman öyle bir sihirbazdır ki, tüm dileklerinizi gerçek yapar. Bunu bloke eden ya da engelleyen sizsinizdir. Ya da, daha doğru bir deyişle, sizin özenle besleyip/ barındırdığınız şefkat ve korkularınızdır. Dünya boyutunda ne yazık ki, maddeye çok bağımlıyız. Acayip bir madde bağımlılığı var. Oysa, zihin çok güçlüdür. Özgür, özgün ve bağımsızdır.

 

Bankada bir milyon dolarınız var. Ama bunu yaşamınızda verimli bir şekilde harcamıyorsunuz. Tabi ki, yerinde harcamadığınız bir paranın hayrını da görmezsiniz. Ömür için de aynı şey söz konusu. Hesabınızda çok yüklü bir yatırım var. Mesele, bu yatırımı hayata aksettirmek. Çocuklarin monopoly oyunu gibi... ortada bir "verimli yaşama sanatı" var, ve bizim de böyle bir sanattan zerre haberimiz yok. Çünkü, "hayat kurgulanacak bir şey değildir" diye ögretmisler bize. Ne kötü! Ögretilere ne kadar da sadığız. Yırtılıp atılacak kozalar var da, biz o sıralar başka gaileler ile meşgulüz!

 

Zihninize bir format atın demiyoruz tabi. Ama, en azından bir resetleyin. Şişmiş bir bellek ile nereye kadar? Etrafımızdaki mutat yaşantıları aşirı derecede kanıksamamız büyük bir handikap. Bir de, insana Tanrı tarafından verilmiş ego, en büyük şmanlarımızdan biri. Büyük bir çogunluk, "iyi olmayı", herkes için istemiyor; sadece ve sadece "kendisi için" istiyor.

 

Doğru! Biliyorum tüm bunları. Ama, kendimi alıkoyamıyorum ve üç dilek diliyorum felekten. Bu mektubum eline geçer mi, bilemem!

 

gu;manji 07=9=07

www.RuhsalPlatform.com

www.kamCa.net

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

zaman sarkması

15/8/2007 · Kategori: oyku

Saatine bir kez daha baktı. Randevu konusunda çok titizdi. “Dakik” tanımlaması hafif kalır. Yüreği ağzında bir tavşan gibiydi. Sanki işler bir dakika gecikse, evrenin akışı bozulurdu. Bu kadar titiz olmak O’nun diğer ilişkilerine de olumsuz yansıyordu. Arkadaşlarını zaman zaman çok huzursuz ettiğinin farkındaydı. Ama, elinden de bir şey gelmiyordu. Aşırı titizlik, yapısında vardı.

 

“Kompetan” derlerdi arkadaşları O’na. Beyninin bir fabrika gibi çalıştığını söylerlerdi. O gülüp geçerdi. “Tanrı vergisi bu yetenek olum” derdi. “Nazar etme ne olur, çalış senin de olur” diye eklerdi. Diyelim, tatile çıkacak olsa, tatilinin tüm anlarını tatile çıkmadan bir bir planlardı da, tatile çıkmaya bile gerek kalmazdı. İşte öylesine sıkıcı bir adamdı.

 

Ama, bu sefer içinde bir daraltı kabarıp kabarıp geliyordu. Sanki beyninde yazdığı o kallavi programa bir yerlerden virüs bulaşacaktı. Yani, henüz bulaşmamıştı ama, sanki bulaşacaktı. Bostancı’dan kalkan feribot, Yenikapı iskelesine yedi dakika geç yanaşmıştı. Yedi dakikalık bir fark O’nun için korkunç bir açıktı. Sanki, borsaya büyük yatırımlar yapmış da, bir anda endeksler allak bullak olmuş gibi sarsılmıştı. Feribot iskeleye yanaşırken kalbi küt küt atıyordu. Bir an yüzünde gülümseme belirdi ve geçti. Geçen yaz Avşa’da yaşadığı coşku dolu keyifli günleri hatırladı. Bir yaz tatilinde hiç bu kadar eğlendiğini hatırlamıyordu. “Eğlenmek” sözü bile onun lügatında yer almazdı halbuki. Tatile çıkarken bile, hesap makineleri, ajandası, bulmaca dergileri ve o çok değerli cep telefonunu yanından ayırmazdı.

 

Bu yaz Avşa’ya gidip gitmeme konusunda büyük tereddütler yaşamıştı. Muhasebe bürosunu gönül rahatlığı ile teslim edebileceği birilerini çok aradı. Sanki, O olmazsa tüm işler sarpa sarar gibi bir kuruntusu vardı. İşyerinde çalışırken bir arkadaşı ya da bir mükellef gelip masasına elini koysa tüm dengesi bozulurdu. Sanki, bir dış güç gelip O’nun enerji dünyasına tecavüz ederdi. Neyse ki, bir son dakika hamlesiyle tatile gitme kararını verme cesaretinde bulunabildi. Gene de içi- içini yiyordu. Sanki, bürosundan biraz uzaklaşsa, dünyanın akışı üzerindeki tüm kontrollerini yitirecekti.

 

Feribot, iskeleye yaklaşırken işkillenmesi doruktaydı. Mühendis arkadaşları inşaatlarına götürüp, binaların gidişatı hakkında O’na sorular sorarlardı. Çünkü, bir duvar yamuk örülmüşse bile anında raporluyor, bir zeminin su dengesi bozuksa anında fark ediyordu. İşte şimdi de bir terslik vardı. Yengeç gibi yan yan geliyordu feribot.

 

O’na kalsa hiç binmezdi feribota ama, “para verdik, hapursa da köpürse de yiyiceğiz” diye söylene söylene bindi feribota. Avşa tatili üzerine hevesleri de kabarmıştı sanki. Duygu dünyasında ikilemli bir çatışma yaşıyordu. Gitmek de zordu, kalmak da. Velhasıl kendini feribotta buldu. Cam kenarındaki koltuğuna yerleşti. Sigara içmek yasaktır ikazları altında zihinsel olarak mentollü sigarasından bir tane ağzına götürdü. Manyetolu çakmağı ile yaktı ve derin bir nefes çekti. Ciğerlerini yakan mentollü sigara dumanı gevşetmişti sanki O’nu. Feribotun penceresinden takip ediyordu dışarıyı. Feribot, bir kuru yük gemisini nişanlamış gidiyordu. Hedefe kilitlenmiş bir roket gibiydi. Yalpalamıyor, hedefinden sapmıyordu. Sonrasında dakikalar içinde büyük bir gümbürtü ile sarsıldı koca feribot. Yolcular panik halinde bağrışıyor, can yeleklerine saldırıyor, feribotun arka taraflarına doğru kaçışıyorlardı. Ağlayanlar, inleyenler, sinir krizleri geçirenler, şoka girenler, yaralananlar, feryat ederler birbirine karışıyordu.

 

Omzunu öndeki koltuğa çarpmıştı ama çok ağrı duymuyordu. Hemen cep telefonunu açtı. Çevresinde yaşanan kargaşayı kameraya çekmeye başladı. Çarpışmanın etkisiyle geminin önü açılmış, yolcuların bir kısmının bavulları denize uçmuştu. Kendi bavulunun da şimdi sularda yüzdüğünü anladı. Allah’tan ölümcül yara alan yoktu.

“Buna da şükür” diye söylendi. “Beterin beteri var.” “Demek ki, yaşanacak günlerim varmış” diye geçirdi içinden.

 

Derhal bloknotunu çıkarıp yaşadığı dehşet dakikalarını yazmaya başladı. Elbet, bu olaydan çıkaracağı dersler vardı. Burada, bu zamanda bulunması gereksiz bir tesadüf olmamalıydı. Bir yaşam deneyi olarak değerlendirdi başına gelenleri. Yitik bavulu bile umurunda değildi şu an. Sağdı, sağlamdı, sağlıklıydı, işte hala hayattaydı. Zihninde kurmaya başladı... “Bir saat öncesine dönsem, neleri değiştirebilirim” diye.

 

Gu;Manji
www.kamCa.net

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »