15/8/2007 · Kategori: oyku
Saatine bir kez daha baktı. Randevu konusunda çok titizdi. “Dakik” tanımlaması hafif kalır. Yüreği ağzında bir tavşan gibiydi. Sanki işler bir dakika gecikse, evrenin akışı bozulurdu. Bu kadar titiz olmak O’nun diğer ilişkilerine de olumsuz yansıyordu. Arkadaşlarını zaman zaman çok huzursuz ettiğinin farkındaydı. Ama, elinden de bir şey gelmiyordu. Aşırı titizlik, yapısında vardı.
“Kompetan” derlerdi arkadaşları O’na. Beyninin bir fabrika gibi çalıştığını söylerlerdi. O gülüp geçerdi. “Tanrı vergisi bu yetenek olum” derdi. “Nazar etme ne olur, çalış senin de olur” diye eklerdi. Diyelim, tatile çıkacak olsa, tatilinin tüm anlarını tatile çıkmadan bir bir planlardı da, tatile çıkmaya bile gerek kalmazdı. İşte öylesine sıkıcı bir adamdı.
Ama, bu sefer içinde bir daraltı kabarıp kabarıp geliyordu. Sanki beyninde yazdığı o kallavi programa bir yerlerden virüs bulaşacaktı. Yani, henüz bulaşmamıştı ama, sanki bulaşacaktı. Bostancı’dan kalkan feribot, Yenikapı iskelesine yedi dakika geç yanaşmıştı. Yedi dakikalık bir fark O’nun için korkunç bir açıktı. Sanki, borsaya büyük yatırımlar yapmış da, bir anda endeksler allak bullak olmuş gibi sarsılmıştı. Feribot iskeleye yanaşırken kalbi küt küt atıyordu. Bir an yüzünde gülümseme belirdi ve geçti. Geçen yaz Avşa’da yaşadığı coşku dolu keyifli günleri hatırladı. Bir yaz tatilinde hiç bu kadar eğlendiğini hatırlamıyordu. “Eğlenmek” sözü bile onun lügatında yer almazdı halbuki. Tatile çıkarken bile, hesap makineleri, ajandası, bulmaca dergileri ve o çok değerli cep telefonunu yanından ayırmazdı.
Bu yaz Avşa’ya gidip gitmeme konusunda büyük tereddütler yaşamıştı. Muhasebe bürosunu gönül rahatlığı ile teslim edebileceği birilerini çok aradı. Sanki, O olmazsa tüm işler sarpa sarar gibi bir kuruntusu vardı. İşyerinde çalışırken bir arkadaşı ya da bir mükellef gelip masasına elini koysa tüm dengesi bozulurdu. Sanki, bir dış güç gelip O’nun enerji dünyasına tecavüz ederdi. Neyse ki, bir son dakika hamlesiyle tatile gitme kararını verme cesaretinde bulunabildi. Gene de içi- içini yiyordu. Sanki, bürosundan biraz uzaklaşsa, dünyanın akışı üzerindeki tüm kontrollerini yitirecekti.
Feribot, iskeleye yaklaşırken işkillenmesi doruktaydı. Mühendis arkadaşları inşaatlarına götürüp, binaların gidişatı hakkında O’na sorular sorarlardı. Çünkü, bir duvar yamuk örülmüşse bile anında raporluyor, bir zeminin su dengesi bozuksa anında fark ediyordu. İşte şimdi de bir terslik vardı. Yengeç gibi yan yan geliyordu feribot.
O’na kalsa hiç binmezdi feribota ama, “para verdik, hapursa da köpürse de yiyiceğiz” diye söylene söylene bindi feribota. Avşa tatili üzerine hevesleri de kabarmıştı sanki. Duygu dünyasında ikilemli bir çatışma yaşıyordu. Gitmek de zordu, kalmak da. Velhasıl kendini feribotta buldu. Cam kenarındaki koltuğuna yerleşti. Sigara içmek yasaktır ikazları altında zihinsel olarak mentollü sigarasından bir tane ağzına götürdü. Manyetolu çakmağı ile yaktı ve derin bir nefes çekti. Ciğerlerini yakan mentollü sigara dumanı gevşetmişti sanki O’nu. Feribotun penceresinden takip ediyordu dışarıyı. Feribot, bir kuru yük gemisini nişanlamış gidiyordu. Hedefe kilitlenmiş bir roket gibiydi. Yalpalamıyor, hedefinden sapmıyordu. Sonrasında dakikalar içinde büyük bir gümbürtü ile sarsıldı koca feribot. Yolcular panik halinde bağrışıyor, can yeleklerine saldırıyor, feribotun arka taraflarına doğru kaçışıyorlardı. Ağlayanlar, inleyenler, sinir krizleri geçirenler, şoka girenler, yaralananlar, feryat ederler birbirine karışıyordu.
Omzunu öndeki koltuğa çarpmıştı ama çok ağrı duymuyordu. Hemen cep telefonunu açtı. Çevresinde yaşanan kargaşayı kameraya çekmeye başladı. Çarpışmanın etkisiyle geminin önü açılmış, yolcuların bir kısmının bavulları denize uçmuştu. Kendi bavulunun da şimdi sularda yüzdüğünü anladı. Allah’tan ölümcül yara alan yoktu.
“Buna da şükür” diye söylendi. “Beterin beteri var.” “Demek ki, yaşanacak günlerim varmış” diye geçirdi içinden.
Derhal bloknotunu çıkarıp yaşadığı dehşet dakikalarını yazmaya başladı. Elbet, bu olaydan çıkaracağı dersler vardı. Burada, bu zamanda bulunması gereksiz bir tesadüf olmamalıydı. Bir yaşam deneyi olarak değerlendirdi başına gelenleri. Yitik bavulu bile umurunda değildi şu an. Sağdı, sağlamdı, sağlıklıydı, işte hala hayattaydı. Zihninde kurmaya başladı... “Bir saat öncesine dönsem, neleri değiştirebilirim” diye.
Gu;Manji
www.kamCa.net
Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
Yorum yaz!
12/8/2007 · Kategori: oyku
Umutlarım tükendiğinde, aşkım da tükenir. Ruhumu besleyen umutlarım, için için yanan gönlümü de besler, o kor ateşi canlı tutar. Aşk, sürekli beslenmesi gereken ateş gibidir. Sürekli içimi yakar ama ben gene de onu beslerim. Kandille çalışan makine gibiyim. Ateşim söndüğünde, canlılığım da sönüp gider. Hep istim üzerinde olmak durumundayım. İçimi yakan arzu ve duygular, hep yakıcı/ hep irrite edici olmalı. Eğer, sakinlik ve dinginlik çıkıp gelirse, aşk da pencerelerden uçup gider.
Hapsedilesi bir enerjidir aşk. Çok uzaklardan kokuları izleyerek gelip yüreğime çöreklendiğinde sevmiştim ben onu. Evet, dikenli çalı gibi içime batıyor/ içimi acıtıyor ama gene de aşırı bir bağımlılık yaratıyor diyordum kendime. Sanki bir kene tenime yapışmıştı, canımı öylesine acıtıyordu, ondan sıyrılmak istiyordum, ama söküp atamıyordum. Çünkü, bir şekilde tenimin de O'na ihtiyacı vardı. Tüm sıkıntı ve acılarıma karşın, onu söküp atmak ruhsal bir ölüm demekti.
Evet, hayatta güçlü ve metanetliydim. Genellikle kendime yeterdim. Keyifli ve doyumlu olmayı başarabiliyordum. Ama, birşeyler eksikti. Hani, bir yağlıboya tabloya bakarsınız da, "hımmm, çok güzel bir resim, lakin sanki biraz içinde heves eksik" dersiniz ya; İşte öylesine, bir bütünlüğün kaçınılamaz eksikliği sergilenir yalnızlığımızda. İçine o sihirli ruh üflenmemiştir. Sahnede şarkıcı şarkısını söyler gider, şarkılarına şevk ve arzuyu katmadan.
Çok uzaklardan gelir aşk ve ruhuma çöreklenir. Kontrastı arttırılmış bir televizyon gibiyimdir artık. Keyifleri ve tedirginlikleri doruklarda yaşarım. Kazandığım zaman çok kazanacak, kaybettiğim zaman çok kaybedeceğimdir. Kumarın makasını açmışımdır. Duygulanımlarım çok çok yoğunlaşmış, hassasiyetlerim de bir o kadar artmıştır. Televizyon ve elektriğin o kelimelere sığmaz büyülü aşkı sergilenmektedir artık. Her ikisi birbiri için yaratılmıştır sanki. Elektrik olmazsa televizyon işlemez, televizyon olmazsa elektrik işlevsiz kalırdı.
Çok uzaklardan uçup yüreğime yerleşti aşk. Onsuzluğu düşünemiyorum. Benliğim ve ruhum, yaşam enerjisinden vazgeçemez artık. Dünyanın cıvıl cıvıl renklerini keşfettikten sonra siyah- beyaz sisteme tekrar geçemem. Hayal dünyamda, yeni mucizevî bir boyutun keyfini çıkarıyorum. Bu boyutu kaybettiğimde can suyundan mahrum kalmış çiçek gibi, hayata küser/ solarım ben. İnan lütfen! Aşkta yarın vardır sevgilim.
gu;manji 12ağustos2007
www.kamCa.net
Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
Yorum yaz!
10/8/2007 · Kategori: oyku
Kayıplarda kimliğim bu günlerde. Karaköy'den Haydarpaşa'ya vapurla giderken düşürdüm sanırım kimliğimi. Kendime bir çay ısmarlıyordum. Cüzdanımı açtım ve bozuk para aradım. Sürücü ehliyetim de cüzdanımdaydı. En son kimliğimi o zaman görmüştüm. Sonrasında, o anı defalarca gözümde canlandırdım; "nerede ne yanlış yaptım" diye. Her şey yolunda gidiyordu. Bir problem yaşanmıyordu. Vapurun zemin katına inerken merdivenlerde kafamı destek demirine çarptım. Bir anda dünyam karardı. Dizlerimin bağı çözüldü ve olduğum yere çömeldim. Derin derin nefes alarak kendime gelmeye çabaladım. Sanırım hafıza merkezim hasar görmüştü. Bilincim bulanmış, feleğim şaşmıştı. Bir süre dinlendim. Sağolsun, vatandaşlar destek olmaya çalıştı. Ama hatıralarım silinmişti sanki. Evet, fiziki olarak kendime gelmiştim artık ama, zihin kayıtlarımın bir kısmı askıya alınmıştı. Hani "merdivenin yarısına kadar gelen bir ihtiyarın, iniyor muydum yoksa çıkıyor muydum" demesi gibi, bir sonraki merhaleleri şimdi kestiremiyordum. Aslında bir planım vardı ve o plan doğrultusunda bir yerlere gidiyordum. Ama, nereye? Şöyle durup sıkıca bir düşündüm. Hepsi silinmiş. Neyse
ki aklım hala çalışıyor. Hemen cep telefonuma sarıldım. Kafama yediğim darbe görme yeteneğimi de etkilemiş. Telefonun ekranına bakarken orada sadece karınca duaları görebiliyordum. "Birilerini aramalıyım" dedim kendi kendime. Bana beni hatırlatacak birilerini aramalıyım. İsimler yabancı, numaralar yabancı. Rastgele bir numarayı çevirdim çaresiz. Telefona çıkan bayana sordum ben kimim diye. "Benimle dalga mı geçiyorsunuz" dedi tersleyerek bayan, "Siz kim olduğunuzu bilmiyorsanız, ben nerden bileceğim." Bir
ışık sızdı bilincime. Geçen yaz gittiğim sayfiye yerinde bir kolye yaptırmıştım kendime. Hani şu askerlikte kullanılan künyeler gibi. Üzerine de TC kimlik numaram işlenmişti kabartma rakamlarla. Vapurdan indikten sonra en yakın internet kafeye gittim. Oradakilerden yardım da alarak kimlik numaramı girdim. Heyyoo! Ekranda çıkan kişi artık bendim. Artık içim rahattı. Özgüvenim müthiş artmıştı. Dünyanın öbür ucuna da gitsem, bu numarayı girdiğimde tüm bilgilerim sayılıp dökülüyordu.Bu
numara benim hem kefilim, hem referansımdı artık. Caddede şaşkın dolaşırken bir dövmeci gördüm. Derhal gidip bu numarayı omzuma işlettim. Yaşasın, artık bir kişiliğim ve bir kimliğim var. gu
manji; 9ağustos2007
www.kamCa.org
Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
Yorum yaz!
7/7/2007 · Kategori: oyku
Bilincim kapalıydı. Başucumda yüzümü okşayan bir kadın vardı. Genç bir adam elimi tutmuş ovuşturuyordu. Sürekli ağlayan bir başka kadın ayaklarımı sandalyenin sırtlığına dayamış tutuyordu. Durumu kavramaya ve tanımlamaya çalışıyordum. Bu kişiler kimdi ve benden ne istiyorlardı? Zihnimi sürekli tarıyordum. Eğer bu bir film akışı ise önceki karelerde aradığım cevaplar mutlaka vardı. Zaten kendi adımı bir hatırlayabilsem gerisi çorap söküğü gibi gelecekti. Fakat o an farkına vardım ki, dilimi taşıyamıyordum. O basit soru aklımdaydı ama nedense soramıyordum:
-"Kimim ben?"
Hatıralardan bir pencere açıldı uzaklardan. Evet, bir keresinde partinin bir gece yemeğine Bayramoğlu'na gitmiştik. Şubat ayıydı. Sanırım bir ay sonrasında Belediye seçimleri vardı. Partiye gelir sağlamak için yemekli ve eğlenceli bir gece tertiplenmişti. Ama salona geldiğimizde bizi bir sürpriz karşıladı. Salonda hiç bir ısıtma yoktu. Ne bir kalorifer, ne de bir soba. Mezeler geldiğinde içkilere çoktan başlamıştık. Sahnedeki kadın şarkıcı "çiğdem der ki ben alayım" diye bir şarkıyı söylüyordu. Gürültülü sahne programının yanı sıra daha çok ta ısınmak amacıyla alkolü fazla kaçırmıştık. Yemeğin sonunda artık kurulu bir robota dönmüştüm. Bilincim yerinde gibiydi ama bedenim sanki benim değildi. Özellikle dilim. Çünkü artık hiç-bir kelimeyi söyleyemiyordum. Daha önce de başıma geldiği olmuştu. Alkol aldığımda dilim peltekleşirdi, başlardım pepelemeye. Ama şimdi, hiç konuşamıyordum. Sanmayın ki sadece ben böyleydim. Hemen tüm ekip benzer hallerdeydi. Başladık şubat ayının soğuk gecesinde boş sokaklarda dolaşmaya. Hatırladığımda utançtan yerin dibine geçerim. Avazımız çıktığınca bozuk tellerden koro halinde türküler-şarkılar söylüyorduk. Artık dönme zamanının geldiğine karar verdiğimizde arabanın kapısını zor-bela açtım, direksiyona geçtim. Beni gören İlçe Başkanımız bana “arabayı kullanabilecek misin" diye sorduğunda uzun uzun düşündüm ve kafamı iki yana sallayarak cevap vermek zorunda kaldım. Değil araba kullanmak, "hayır" diyecek durumda bile değildim.
...Ne garip adımı hatırlayamazken kimbilir kaç sene önceki bir anı'm saniye saniye gözümün önünden geçiverdi. Demek ki aslında esas problemim hatırlayamamak değil, sadece önceliği karıştırmaktı. Bu önemli saptamayı yaptıktan sonra zihnimi bir kez daha taradım:
-"Ben kimim?"
Elbette bunun tarafımdan benimsenecek bir cevabı olmalı.
Yüzümü okşayan kadın telaşla seslendi:
-"Hayatım kendine geldin mi?"
"Hayatım" mı? Demek ki, bu derece samimi ve bana yakın biri.
-"Bi'tanem, bizi çok korkuttun."
Hımmm! Demek ki, yanlış bir iş yaptım ve onları ziyadesiyle korkuttum.
Ama ben kendimi kötü hissetmiyorum. Şu an boş gözlerle baktığımı hissediyorum.
Genç adam seslendi bu sefer:
-"Kendini nasıl hissediyorsun?"
Soran gözlerle baktım her üçüne...
-"Burada ne oluyor, ben kimim?"
Ayaktaki ağlayan kadın seslendi:
-"Seni acile götürelim, tansiyonunu ölçtürelim."
Sonradan adının Suat olduğunu öğrendiğim genç adam anlatmaya başladı:
-"Biliyorsun.. babamın by-pass ameliyatı için kan veriyordun. Sen kan verdikten sonra bu salona geçtik. Konuşuyorduk. En son elini dizime koyduğunu hatırlıyorum. Sonrasında aniden yıkıldın. Telaşa kapıldık. Bayılmıştın. Biz de ayaklarını yukarı kaldırdık. Çok şükür kendine geliyorsun. Sen bayıldın diye ablam Aysel de çok üzüldü. Karın da çok panikledi."
Evet, şimdi aniden hatırladım. Yüzümü okşayan bu kadın benim karımdı ve ben Gürsel'dim.
"Dünya'ya yine-yeniden hoş-geldin Gürsel."
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
4/7/2007 · Kategori: oyku
Deniz kıyısındayım. Gümüşyaka'dayım. Güneş var ama hava serin ve rüzgar var.
Sahil boyunca kumsalda bir saat kadar yürüdüm. Hep bir yöne gittiğim için başlangıç noktamdan epey uzaklaştım. Hafta içi olduğu için bu mevsimde ve bu saatde kumsal hemen hemen tamamen boş. Burada kendimi teknolojiden ve kalabalıklardan uzakta sakin ve dingin hissettim.
Cep telefonum çaldı. Arayan eşimdi.
"Canım, şu an yanında olmayı isterdim.. Ama biliyorsun çalışıyorum."
"Keşke" diyorum, "sen de olsaydın burada"....
"Sahilin yalnızlığını paylaşırdık" diye geçiriyorum içimden.
Telefonu kapattıktan sonra gökyüzünde onlarca pencere açılıyor.
Yüksek teknoloji hayatımızın ayrılmaz parçası diyorum gülerek. Ahh, şu an bir dal sigara olsaydı yanımda. İki nefes çekseydim içime. Aklıma yüzlerce soru geliyor. Hepsini pas geçiyorum. Biraz daha yürümeliyim diyorum kendime. Arkama hiç bakmadan. Kıyı boyunca hep aynı yöne... Serin bir rüzgar yokluyor bedenimi. "Gitsem-gitsem en fazla nereye kadar gidebilirim?"
Şehirden uzak bir yaşantı hiç bana göre değil diye geçiriyorum aklımdan. O kargaşanın ve düzensizliğin müptelası olmuşuz.
"Neler olmasaydı hayatımı idame ettiremezdim" benzeri abuk bir soru takılıyor zihnime.
Yosun kokusu, tuzlu su ve bol bol kum...
Dinginlik ve kilometrelerce uzayan kumsal.
Deniz kıyısı boyunca üç ölmüş leylek görüyorum. Kim bilir nereden geliyor, nerelere gitmeyi planlıyorlardı. Üçünün de ortak yazgısı bu sahilde kesişmişti.
Vakit ikindiyi çoktan geçti. Hava daha da soğumaya başladı. Güneşin bulutların arkasına saklandığı saniyelerde daha bir titrer oldum.
Artık dönmeliyim diyorum kendime. Dönmek için ne bir tekne ne de bir araba var. Hala gücüm yerinde ve yürüyorum.
Ama artık geriye doğru yürümeliyim.
Sihirli bir güç gibi şehir hayatı beni çekiyor. Ben şehre aidim ve ne kadar benimsemesem de onun bir parçasıyım.
Elbette, şehir hayatına dair endişelerimde en ufak bir azalma yok. Gene güvensiz, mutsuz, huzursuz ve kaygılı günler, haftalar ve hatta yıllar beni bekliyor. Bu kadar nefret ederken neden hala ona koşmayı planlıyorum?
Hayallerimde kurduğum ve yaşattığım o ÜTOPİK KENTi neden hiç aramıyorum? Neden arama gayretlerine girişmiyorum? Neden içinde bulunduğum koşulları-şartları değiştirebileceğim ihtimalini değerlendiremiyorum?
Bu ŞEHİR değişmez YAZGIm mı? Neden bu MÜEBBET MAHKUMİYETin kaçış-çıkış yolu yok? Bu şehirde gözlerimi açtıysam, ölene kadar da bu şehirde yaşamak zorunda mıyım?
Evet, şimdi biraz da yorulmuş olarak geldiğim yolları geri yürümeye başladım. Güneşin ufka yaklaşmasıyla hava iyice serinledi. Kollarım ve ayaklarım çok üşüyor. Çok ta acıktım.
Akşam eve vardığımda eşim sevecen bakışları ve gülüşü ile kapıyı açacak. Boynuma sarılıp yanağımdan öpecek. Banyoya girip sıcak bir duş alacağım. Televizyon karşısına kurulu masamızda akşam yemeğimizi yiyeceğiz, yanında birer kadeh şarapla. Sonrasında televizyonu kapatıp sadece müzik dinleyeceğiz.
Nihayet şimdi otomobilime ulaştım, koltuğa keyifle kuruldum ve büyük bir hevesle kontağı çevirdim. Radyoda POWER kanalını ayarlayıp sesini sonuna kadar açtım.
Beni ancak bu şehrin yolları paklar.
gÜrsel
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
30/7/2006 · Kategori: oyku
Bugün çok efkarlıyım. Sormayın niye. Ben de tam olarak bilmiyorum. Büyük ihtimal gündelik kuruntularımdandır. Malum, ben kuruntulu biriyim. Kafamda çok kuruyorum, ve bir zaman sonra kurduklarım, zihinsel gerçekliklerim oluyor. Yani bu, bir yürüyüş sırasında ıslık çalmak gibi. Laf olsun diye çaldığım ıslık, bir de bakıyorum güzel bir besteye dönüşmüş. İşte o zaman şaşkına dönüyorum. Ben bu ıslığı beste yapmak için çalmamıştım ki! Ama madem ki oraya iyi bir beste çıktı, buna sahip çıkmalıyım, onu tespit edip korumalı, hak'ettiği ihtimamı göstermeliyim. Haydiii! Durup dururken aldım mı başıma bir iş.
Siz olsanız, yolda yürürken yerde gözünüze çarpan piyango biletini almaz mısınız? Yanından umarsızca sıyrılıp geçer misiniz yoksa? Ya da kimselere sezdirmeden/ çaktırmadan cebinize mi atarsınız? Sonra bir tenhaya geldiğinizde biletin tarihine, numaralarına, tam mı/ yarım mı/ çeyrek mi olduğuna, bayi kaşesinin geçerliliğine bakar mısınız?
İşte, bu ıslıkla beste de bu menem bir şey. Potansiyel olarak çok büyük bir şans görüyorum ben onda. Elbet güzel müzikler dinliyorum, ama benim çaldığım ıslığın ne eksiği var ki onlardan? Zaman, fırsatları değerlendirme zamanı. Kimler, nelerden ne gibi rantlar sağlıyorlar. Çağımız girişimcilik çağı. Bir arkadaşı, dayım için: "O, yere düştüğünde aldığı taşı bile değerlendiren biri" demişti. Geçekten de, İzmir'in orta yerinde inşaatlardan topladığı malzemeler ile bir bahçe-restoran açmıştı ki, dilinizi ısırırsınız. Hatta içinizde inceden hasetlik bile doğabilir. Allah bazı kullarına "yürü ya kulum" diyor. İnsanın bahtı açık olmaya görsün. Bakıyorum, bazı insanlara bir eli yağda, bir eli balda. Onları diğer insanlardan üstün kılan ne? Paraysa para, şansa şan, şöhretse şöhret, asaletse asalet! Bir, sofralarında kuş-sütü eksik!
Hele birine çok güldüm. Adam, plastik mandalı bulmuş. Şu bildiğimiz çamaşır mandalı. Hani eskiden tahtadan yapılırdı, ama ortasındaki demir kısım paslanırdı ya. İşte onun plastik olanını, ve paslanmaz çelik yaylısını. Mandal deyip geçmeyin. Adam mültimilyarder oldu. Kurduğu mandal fabrikalarında seri mandal üretimleri yaptı. Allah yolunu açık etsin, gani gani versin. Malında, mülkünde gözümüz yok.
Gel-gelelim, bizim ne eksiğimiz var? Boysa boy, endamsa endam, fizyonomi istiyorsanız, o da var. Bütün mesele, uyanık olup, atılımcı kimliğimi ortaya çıkarmakta. Bir de, hayallerimi güdük tutmamalıyım. Çünkü, "maksimum", hayallerim kadar zengin olabilirim. Bilisiniz, bir kasap'a piyangodan yüklü bir ikramiye çıkmıştı. Ve adam (yapa-yapa) büyük bir mezbaha açtı.
Birazdan notere gidiyorum. Bestemi tescil ettirmeliyim. Bu benim sermayem ve geleceğe yatırımım. En görkemli yolculuklar, bir "adım"la başlar. Yolum açık olsun.
gumanji 001220063007
Kalıcı Bağlantı
Yorum (3)
Yorum yaz!
6/6/2006 · Kategori: oyku
Telefonda bana bir manzara tarif ediyordu.
Ben, bir reklam şirketi adına grafik tasarımlar ve animasyon resimler çiziyordum. Mesleğimi çok seviyordum. Özellikle orjinal ve radikal öneriler geldiğinde sevinçten tavana vuruyordum. Bu iş de, benim geçim kaynağımdı. İnsanın hem sevdiği işi yapıp, hem de keyif alması ne güzel. Geniş bir ekibin uzun uğraşlar sonrasında ortaya koyduğu bir eserin başarıyı kucaklamasının gururunu yaşardık. Projenin hazırlık aşamalarında yaşadığımız sıkıntılar, didişmeler, zaman sıkışmaları, çözümsüzlük semptomları ortaya bir ürün çıktığında yerini coşkuya ve relaks modunda rahatlamaya bırakıyordu. Kafamda "fikir çevirmek", zorluğundan zevk çıkardığım bir eylemdi. Çoğu zaman, gecenin ilerleyen saatlerinde yatağıma giderken aklımda takıntılı vaziyette "parlak bir fikire dayalı resim" beklentisiyle huzursuz bir uykuya gömülüyordum.
Hayalimde "otoyol abone geçiş otomasyon sistemi" canlandırmaya çalışıyorum kaç zamandır. Aklıma bazı ip-uçları gelmiyor değil. Biliyorum ki, bu fikri bir olgunlaştırsam köşeleri dönerim. Bu günlerde biraz sıkıntılıyım. İmajinasyonlar canlanıyor hayalimde fakat bir türlü tabloyu tamamlayamıyorum. Hani nasıl derler? Boşa koyuyorum dolmuyor, doluya koyuyorum almıyor. İşin kötüsü, bir yerlerde hatalar yapıyorum; ama nerelerde? Çalışmakla iş çözülse, amenna. Dermanımın son zerresine kadar varım. Sayfalar dolusu bilgisayar programı kodlarını düşünün... Program doğru çalışmıyor. Çünkü, mantık hataları var.
İşimin güzel yanlarından biri home-work, yani evimden halledebiliyor olmam. Gece- gündüz fark etmiyor. Kör gecenin bir ortasında sıçrayarak kalktığım çok olmuştur. Evraka nidalarıyla gecenin sessizliğini çınlatmışımdır. Gel-gelelim son aldığım siparişte epey zorlanıyorum. Telefonda bana bir manzara tarif ediyordu. Resim üzerinde duyguları yansıtmam isteniyordu. İçinde öfke, şaşkınlık, tedirginlik, beklenti, hoşlanma, susuzluk, irrite oluş, hayal kırıklığı, heves, taşkınlık, boş bekleyiş, huylanış, tereddüt ve fazlasıyla üzüntü olan! Böyle bir projeyi hayata geçirebilmem için, zihnin çalışma süreçlerini bilmem gerekiyordu. Şöyle anlatmaya çalışayım.. Bir insan, nasıl oluyordu da benliğinde duyguları hissedebiliyordu? Bir şarkı, bir film, ya da bir roman duygularımıza giden o karmaşık yoldan nasıl geçiyordu? Güldüğümüz zaman neye gülüyor, ağladığımız zaman neye ağlıyor, şaşırdığımız zaman neye şaşırıyorduk? Her uyarıcı, her zaman, her bir kişiye aynı etkileri mi yapıyordu? Diyelim bir şiir, okunduğunda aynı duyguları mı canlandırıyordu bizde?
Duygu yoksunu bir cihaz, bilgisayar üzerinden böyle bir mucizeyi realize etmem ne garip bir çelişki. Ve tabi, becerebilirsem. İnsanı insan yapan bu vasfı değil miydi? Onu diğer canlılardan ayıran, "yoğun duygular" yaşaması değil miydi? İmage composer üzerinde bu duygu yansımalarını nasıl şekillendirebilirdim ki? Deli-divane arkadaşınız size o büyük aşkını ballandıra ballandıra anlatsa bile, yaşadığı o hayal alemini ne kadar hissedebilir/ anlayabilirsiniz ki?
Elbet bir çaresi vardır. Ben ümidimi yitirmeyeyim. Duygulara giden yolu mutlaka bulacağım. Televizyon başında insanları hipnotize edebiliyorlarsa, ben de bir resim üzerinden onları büyüleyebilirim.
gumanji
06/06/06 kemeraltı
Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
Yorum yaz!
11/4/2006 · Kategori: oyku
"
Gözün kapalı en fazla ne kadar yürüyebilirsin?" dedi Nur. "Bilmem" dedim. "Daha önce hiç düşünmedim. Hem niye gözü kapalı yürüyormuşum?"
Böyle bir duruma hiç ihtiyacım olmadı. Çok nadir de olsa bazen yürürken gözümü anlık kapamalarım oluyordu. Ama, (diyelim) tüm yolu gözü kapalı yürümeyi denemedim. Bırak denemeyi, düşünmedim bile. Anlamı yok çünkü bunun. Gündelik hayatta işime yarayacak bir şey değil.
"Gözün kapalı en fazla ne kadar yürüyebilirsin?" diye yineledi Nur. "Sanırım bir bildiği var" dedim kendi kendime.
"Beni dikkatle dinlersen sana bazı yaşam sırları vereceğim. Buna hazır mısın?"
"Tabi ki" dedim teklifsiz. Beni şaşirtacak nasıl bir sır verebilir ki? Zaten SIR dediğin öyle bir şey ki, bir kez yuvasından çiktiginda kendi benliğini tamamen kaybediyor. Başka bir ifade ile anlatmayı denersem, bir kez paylaşilan "sır" artık "sır" olmaktan çikar. Çünkü o bilgiyi bilen en az bir "başka" kişi daha vardır.
Neyse, bunları söylemedim tabi. Çünkü söylesem hevesini kırmış olurdum ve belki de bana söyleyeceklerinin önüne tıkamış olurdum.
Sonuçta her insan gibi benim de merak damarım kabarmıştı. Diyordum kendi kendime, "bu işte bir bit yeniği olmalı".
"İlk sırrım şu; bildiklerimi sansürsüz ortaya döküyorum. Kim hangisini alırsa, kim hangisinden yararlanırsa yaralansın. Nihayetinde bu da bana emanet verilmiş bilgiler."
"İyi de" dedim, "böylelikle kendi güvenliğini de tehlikeye sokmuyor musun?"
"Hayır" dedi. "Bana gelecek tehlikeleri sezerim."
"İkinci sırrımı lütfen kimseye söyleme. Bu sır çok daha önemli!"
Avuçlarımın içi terlemişti. Sanırım bu anlatılanlar ilgimi çekmisti. Sabırsızlıkla atıldım:
"Lütfen, lütfen söyle, neymiş bu?"
"Sana güveniyorum, bunu kimselere söylemeyeceğini biliyorum. Hatta, bundan eminim. İkinci sırrım..."
Sonra çantasina uzandı. İçini telaşla karıştırmaya başladı. Sanırım bir yazı ya da bir belge çikarip gösterecek. Uzun bir arayıştan sonra bir sigara paketi açtı. Özenle jelatinini çikardi. Paketin ağzını açtı. Çikardigi sigarayı ağzına götürüp bekleme pozisyonuna geçti. Ben ise şaşkınlık modunda onu izliyordum. Çok çok sonraları jetonum düştü. Unuttuğum centilmenliğim için yüzüm kıpkırmızı kesildi. Kendimi salonun vitrinin aynasında görüyordum. Uzanıp çakmagi aldım ve Nur'un sigarasını yaktım. Aklım yoğun olarak ikinci sırdaydı. Elbette bu sırlar üç, dört, beş, altı ve saire uzayıp gidiyordu. Nur uzun bir zaman süreci sonunda sert yengeç kabuğundan sıyrılmış bana sırlarını anlatıyordu. Sigarasının tamamen yandığına kanaat getirince çok derin bir nefes çekti ve uzun süre tuttu.
"Lütfen" dedim, "lütfen artık şu sırrını söyle bana".
Başladı sakin tavırlarla konuşmaya...
"Hayatla bir akit'im var. Çok zaman önce hayatla bir akit imzaladım."
"Hadi ya!" deyiverdim ansızın.
İçimden de, "hay Allah, paylaşacağın önemli sır bu muydu?" diyordum.
"Peki" dedim... "Gözün kapalı en fazla ne kadar yürüyebilirsin?"
"Eğer" dedi...
"Sen elimden tutup da beni yürütürsen, kilometrelerce."
Televizyonda sezonun derbi maçlarından biri vardı. Gözüm oraya takıldı. Bizim takım 4-O gerideydi.
gumanj
İ
Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
Yorum yaz!
27/3/2006 · Kategori: oyku
Seyyar piyango satıcısına seslendim…
- Oradan iki bilet alabilir miyiz?
Kız arkadaşıma döndüm ve bir bilet çekmesini istedim. Gözlerini süzerek bana yan yan baktı. Çimen sarısı gözleri ışıldıyor, yanağındaki gamzesi çıkıyordu ama sesi buz gibi soğuktu.
- Benim piyangoya ihtiyacım yok, diye kestirip attı.
Baharın bu insanın içine sevinç saçan gününde Assos’taydık. Hangi rüzgar bizi buraya taşımıştı, bilemem? Polaroid makineli bir fotoğrafçı ansızın geldi ve bilet satıcısıyla olan halimizi çekiverdi. İtiraz edecek gibi oldum. “Resmimizi çektin ama, almayacağız ki.”
- Almanız şart değil, dedi fotoğrafçı. “Bu anı, kişisel arşivime kayabilirim.”
- Ama, bizden habersiz çektin görüntülerimizi, diye agresif bir tonda çıkıştım.
- Olsun abi, dedi.
- Ücretsiz de verebilirim. Sonuçta bu sizin resminiz.
Sık-uzun ağaçların arasında bir kır kahvesindeydik. Şimdi hafiften yağmur çiseliyordu dalların arasından. Balyajlı uzun sarı saçlarını savurarak resmi fotoğrafçının elinden çelip aldı arkadaşım.
- Güzel çıkmış. Her ne kadar bu anı dondursak ta zamanda, umarım güzel bir anı olur bu bize.
Garson, tavşan-kanı çaylarımızı getirmişti. Çayın kokusu tütüyordu. Piyango satıcısı atıldı:
- Abi, bileti alıyor musunuz, almıyor musunuz?
“Tabi ki alıyoruz” diye söylendim kızgın bir sesle. “Almadığımız bilete nasıl ikramiye çıkabilir ki?”
Çiğdem, mahmur gözlerle bana bakıyordu. Bakışlarında sinsi bir şaşkınlık ifadesi vardı. Ne yani? Sanki her Allah’ın günü paralar çıkıyordu da biz almaya gitmiyorduk.
- E, güzelim… Şunu bir anlatır mısın? Almadığımız bilete ikramiye nasıl çıkacak?
Araya fotoğrafçı girdi:
- Abi, bir harçlık verirsin herhalde?
Hala, çektiği fotoğrafın derdindeydi. “Alalım bari” diye aklımdan geçirince, fotoğrafların en az iki tane olması gerektiğini düşündüm. Biri Çiğdem’e, diğeri bana.
Çiğdem anlatmaya başladı:
- Eğer başına bir uğursuzluk gelirse bunu piyango biletinden mi bileceksin? Buna paralel olarak, eğer bir zenginlik yaşayacaksan bunu sana talihin taşır. Bak ben, hayatımı ümide bağlamıyorum hiç. Yaşanacak güzel günler varsa, yaşarım. Eğer çalışmam ve gayret göstermem gerekiyorsa, onu da yaparım. Eğer, kısmetimde paralı ve saltanat içinde yaşamak varsa, onu da doya doya yaşarım.
- Hıhh!, dedim.
- Lafta bunları söylemek ne de kolay. Başına gelirse anlarsın kalp kırıklığı, umutsuzluk ve çaresizlik neymiş.
Fotoğrafçıya seslendim:
- Çek bir renkli resmimizi.
Çiğdem’e döndüm:
- Sen de bahtımıza bir kapı aç. Çek ordan iki bilet.
25*03*2006 gumanji 17&50
Kalıcı Bağlantı
Yorum (4)
Yorum yaz!
12/2/2006 · Kategori: oyku
Sinema
gişesindeki kız sordu:
- Eğer ögrenci kimliğiniz varsa iki indirimli bilet verebilirim.
"Benim kimliğim var" dedi genç adam, "ama arkadaşimınki şu an yok."
Gi
şedeki kız:
-
Eğer kimliği yanındaysa salona girerken de gösterebilir.
Biraz
durakladı genç adam. Ne cevap vereceğine karar veremedi. Daha da doğrusu durumu zihninde tartıyordu. Aslını isterseniz ikinci bir ögrenci kimliği yoktu. Sadece filmi tek başina seyretme fikri sevimsiz geliyordu. Ama işin içine bilet parası girince afalladı. Evet, indirimli bilet almasına alırdı ama sonra işin içinden nasıl çikacakti. Nihayet kararını verdi:
- İ
ki bilet istiyorum, fakat biri tam olsun.
Gi
şedeki kız biletleri kesti ve verdi. Sinemada "final destination" adlı bir film oynuyordu. Filmin başlamasına bir saatten fazla zaman vardı. Giyim mağazalarını dolaşabilir, kıyafet bakabilirdi. Tabi, kendinden çok onun için. Onu kendisi için bir referans olarak alıyordu. O keyifliyse keyifli, o neşeliyse neşeli, o huzurluysa huzurlu, o mutlu ise mutluydu.
Çevresini
saran sayısız ölçüt vardı. Hemen hemen hiçbiri umurunda değildi. Toplumun kemikleşmiş kuralları ona cendere gibi geliyordu. Öte yandan her aklına eseni de yapmazdı. Çünkü bu şekilde çevrenin gözüne batacağını düşünüyordu. Sordu kendine "sınırsız özgürlük nedir" diye. Yaşanılan organize toplumsal hayatta hiç bir zaman "sınırsız özgürlük" yoktu. "Özgürlük" adına yapılanların çogu bile ortama uyum çabalarinin sonucuydu.
Kendini
olabildiğince özgür hissettiği tek yer zihniydi. Orada yoğun ve derin mutlulukların platformu vardı. Gerçek dünyanın dertleri ve sıkıntılarından bunaldığında, daraldığında kendini bu farklı aleme atardı. Evet, gerçek dünyada iletişim problemleri vardı. İnsanları anlamıyor, onlarla kontak kuramıyor, ilişkilerinde çekimser kalıyor ve dahası onların garip bakışlarından ürküyordu. Kendi dünyasında mutluydu, huzurluydu. Evindeki odasını düzenler gibi zihnindeki yaşantıları düzenliyordu. İşte bazen de insanların çok olduğu yerlere düşüyordu yolu. Ama artık bunu sadece kendisi için yapmıyordu. Mutluluklarını, keyiflerini ve hatta sıkıntılarını paylaşabileceği biri vardı. Üstelik büyük ve ani bir aşk ile girivermişti dünyasına. Duygularını anlatabilecek kelimeler bulamıyordu. Sanki gizli bir elin aldığı bilete en büyük ikramiye çıkmış ve bu vesileyle gittiği tropik adada sevdikleri ve dostlarıyla enfes bir doğal ortamda harukülade günler ve geceler içinde eğlence, zevk ve macera bulutuna entegre olmuştu. "Doğru, eskiden ben de insanlara deli diye bakardım. Demek ki yaşanmadan bilinmiyor bazı yaşantılar" diye sessizce söylendi.
Ask
ıda dokunduğu bir kot pantolondan hoşlandı ve hiç giymeden satın aldı. Bir başka dükkandan ise bir kitap, bir müzik kaseti ve İsveç iksiri aldı. Sinemaya doğru yola koyuldu.
Cebinde
iki biletiyle.. biri kendi, biri de en büyük aşkı için.
26
.08.05 Beylikdüzü 13:45 G.Selçuk
Kalıcı Bağlantı
Yorum (4)
Yorum yaz!
« Önceki ::