16/6/2007 · Kategori: deneme
Sanal dünya ile psikolojik dünya arasında benzerlikler var dedik. Bunu biraz açmak gerek. Maddenin yoğunlaşmış enerji, enerjinin de eterik madde olduğunu ileri sürmek gibi bu durum. Ortamlar ve yoğunluklar farklı, fakat, uygulanan fizik kanunları aslında aynı. Biliminsanları tüm ortamları kusursuzca tanımlayacak/ açıklayacak formüller peşindeler. Kuantum hipotezleri de bunun için ortaya atılıyor, makro evren ve mikro evrenleri aynı formül üzerinden açıklayabilmek amacıyla. Kısmen de başarılı olduklarını söyleyebilirim. Bakış açımıza yeni yeni açılımlar getiriyorlar. Kozmik ortamlarla, mikroskopik ortamlarda paralel yaşantılar süregelmekte. Zaman içinde teker teker keşfediyoruz gerçekliklerimizi. Filozoflar bu konuda çok şanslı. İleri sürdükleri tezler için ispatlar getirmek zorunda değiller. İspatlamak, felsefenin zorunlulukları arasında değil. Bu, biliminsanlarının problemi.
Yaşayan varlıklar için bir "iç", ve bir "dış" dünya tanımı yapabiliriz. "Dış dünya", duyularımızla benliğimize yansıyan sinyallerin oluşturduğu manzaralardır. Hayat akışımızı/ bizi etkilediği oranda önem kazanır. Diyelim, borsada deprem oldu ve kağıtlar değer kaybetti. Eğer, bu değer kaybı bize ulaşmadıysa, yaşantımızı hiç etkilemeyebilir.
"İç dünya" ise bizim dış dünyadan aldığımız sinyallere verdiğimiz tepkiler, önemler, anlamlardır. Diyelim, bir gündür su içmiyorsunuz ve susamadınız... Vücudumuz fiziksel olarak bu susuzluğu yaşasa bile, duygusal dünyamızın bundan haberi olmayabilir. Ya da tersine bir durumla, dış dünyada kıyametler koparken, içimizde, olup-bitenlerden habersiz yaşayabiliriz.
Camdan bir küre gibidir benliğimiz. Algı filtreleri vardır ve seçerek alırız dış dünyanın verilerini. Bazen karakter rengimizden kaynaklanır otomatik seçimlerimiz, bazen de yarı bilinçli olarak tercihler yaparız. Sonuçta, çok sayıda uyaran olmasına karşın dışarıda, evimizi döşer gibi kurarız kişisel içsel dünyalarımızı. Aşklarımız/ acılarımız şekillerinir seçip aldıklarımıza göre. Duygusal dünyamızdır gerçekten hissedip, duyumsadığımız.
Mutlu, huzurlu, doygun, coşkulu, verimli, keyifli yaşamak "seçimlerimize" bağlı büyük oranda. Çünkü, "dış" dünyada neler dönerse dönsün, bunları psikolojik olarak alan/ kuran/ değerlendiren ve içsel yaşamına uygulayan bilincimizdir. Psikolojik yapının kendi kurgulama yöntemleri vardır. Ekmek pişirme makinesi gibidir. Ununu, tuzunu, mayasını, suyunu karar ve bize nihayetinde pişmiş ekmek olarak verir. Proseslerdeki bir aksaklık ruhsal yaşantılarımıza huzursuzluk ve panik olarak yansır. Çözülmesi gereken problemler vardır artık ve çözülünceye kadar psikolojik dengemiz/ rahatımız bozulmuştur.
Yeni bir çağın yeni nesilleriyiz biz. Konvensiyonel anlayış ve beklentileri aşmalıyız. Bir devrimin tam ortasına düştük ve o devrimin müşahiti olduk. Artık "dijital" çağdayız. Bu çağın gereklerine göre yeniden yapılandırmalıyız psikolojilerimizi/ kültürümüzü/ beklentilerimizi/ felsefemizi/ hayat anlayışımızı/ inançlarımızı/ ilişkilerimizi! "İçsel" dünyamızı zenginleştirmeli, verimleştirmeli, esnekleştirmeli, güzelleştirmeliyiz.
Artık dualarınıza dikkat edin; ne dilerseniz pek yakında onlar realiteniz olacak!
gu;manji 13#47#16#06#07#buyuculer_okulu
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
14/6/2007 · Kategori: deneme
Formüller üzerine kurulu dünya. İstesek de, istemesek de bizi yönetiyorlar kuklaymışız gibi. Koca bir denizin üstünde yüzen ceviz kabuğu gibiyim. Rüzgar nereden eserse o yana sürükleniyorum. Zan'ediyorum ki, ben yönlendiriyorum yaşantılarımı. Yalan! Global bir kumpas var ve ben de bu oyunun bir parçasıyım. Oyun, güç ve gösteriş üzerine kurulu. Güç üzerine kurulu, çünkü, eğer güç olmazsa, motivasyon adına hiç bir kıpırtı olmayacak. Dünya sathında aktivasyonu sağlayan etken güç'tür. Ve alış-verişler de hep güç alış-verişleridir. Elbet bilir bunu büyücüler. Meydana çikarilan her eserde güç'ün rolü vardır. Bir oyun hamurunu şekillendirir gibi şekillendirir hayatı. Anlam ve değer katar. İşlenmemiş cevherdir durağanlık; işlendikçe kıymetlenir, önem ve paha kazanır.
Zihnimizi bulandıran, "hem-hem" formülüdür. Günlük yaşantılar üzerine tespitler yaparken hep bu tuzağa düşeriz. Daha doğrusu, "hem-hem" formülünün nasıl çalistigini bilmediğimizden, olayları anlamlandıramayız. Evet, doğru, dünya yaşantılarını "kaos" kanunları belirliyor. Mükemmel yaşantı/ kusursuz sistem/ ideal gelecek/ sorunsuz ortam/ pürüzsüz ilişkiler beklentisi boşuna. Dualite, yapım ve yıkımı iç-içe işletiyor. Çürüyen bir beden, yeni oluşumları besliyor.
Bir dinamo (sistemi) var, yaşantıları forse eden. Yaşantılar derken, fiziksel, dijital, ruhsal, psikolojik, astral, duygusal, mantıksal, kozal, sezgisel yaşantıları kastediyorum. Enerjisel olarak besleyen ve tetikleyen dinamo sistemleri. Zihninizde canlandırabilmek için bir örnekle anlatayım. Bir makara dolusu sinema filminiz var, fakat filmleri gösterecek bir sinema makineniz yok. Bu durumda, bir tek film karesinde takılıp kalabilirsiniz. Oysa, gösteri devam etmeli.
Bir başka handikabımız da, değişik boyutların, değişik yoğunluklarda çalismasi. Belki temelde aynı doğa kanunlarına tabi olmalarına karşin, ortamlarının faklı olması sebebiyle, farklı çalisiyor gibi algılıyoruz. Örnegin, ruhsal yaşantılarımızın, sanal yaşantılarımızdan çok farklı olduğunu sanmıyorum. Aynı çalkalanmalari, aynı çatismalari, aynı yoğunlukları, aynı çetrefillikleri sergiliyorlar.
Hayat bir serüven... Küp içinde küpler... Bir büyük satranç tahtasında yapıyoruz hamlelerimizi. Sırf hayattan zevk almak uğruna. Zevk, ruhumuzu besleyen bir besin. Bir çiçegin suyu, toprağı gibi. Mutlu bir ruhsal yaşantı için, onu sevmeli, korumalı, kollamalı, sakınmalı, eğlendirmeli ve zinde tutmalıyız. Labirentleri keyifle dolaşabilmeliyiz.
gu;manji 120607 büyücüler_okulu
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
10/6/2007 · Kategori: deneme
Okudum okudum anlamadım.
Ya benim anlayışım kıt, ya da evrenin bilgisi çok yüksek.
Öylesine kurgulu ki hayat, yumak yumak yaşantılar.
Biri diğerinin içinde, diğeri öbürünün özünde.
Salınırken gerçekliğin doğası, yüzümüze çarpan esintiler.
Ben hep buradayım der gibi sanki.
Evet, hayat hep vardı... biz yanından sıyırıp geçiyorduk yaşanmışlıkları kaçırarak.
Devasa bir sahnede sergiliyorduk rollerimizi, kendi repliklerimizi hep unutarak.
Bize belletilenleri yaşamaya çalışıyorduk, sanki bize aitmiş gibi.
Oysa, damıtılmış güzellikler de yanı-başımızdaydı.
Tıpkı, tüm çirkinliklerin seçimimize sunulduğu gibi.
İçlerinden seçip de aldıklarımız profilimizi belirliyordu.
Hayat resmimizi oluşturuyordu.
Ne dilersen o olur hesabı.
Lakin! Hep yanlış şeyleri diliyorduk bu muamma kitabından.
Mutlu ve coşkulu enstantaneler vardı, dünya sahnesinde.
Acı, keder ve gözyaşlarıydı seçimlerimiz.
Böyle yaşamayı biliyorduk. Köylü kurnazlığıyla atlatıyorduk feleği.
Yumak yumak yaşantılar...
İyi ve kötü yan-yana, güzelle çirkin yan-yana.
Tercihlerimiz, an meselesi.
Aklımızın çelinmesi an meselesi.
Bilincin bulanması an meselesi.
Erdemi yitirmek an meselesi.
Mucizeler sunulmuş önümüze.
Evrenin sırlarını çözmek mümkün birer birer.
Elbet biraz efor sarfetmeli.
Çokça da muhakeme etmeli.
Herkes için fırsatlar/ imkanlar var.
Nezaket, saygı, özen, kibarlık şansı var.
Olağanüstü hayallerin olağan (bir şekilde) yaşanma şansı var.
Mucizevi cennetin keşfedilme şansı var.
Bilincinin ne kadarını bilinçli kullanıyorsun?
Sağlık, mutluluk ve başarı dolu bir hayatı nasıl planlıyorsun?
Yoksa, kader seni sürüklüyor da, sen de teslim mi oluyorsun?
Dünya kendi dualitesini hep çalıştırsa da,
dünya üzerindeki cenneti seçebilme şansımız var.
Bireysel olarak bu oyunu oynarken, diğer insanlara ve canlılara saygılı/ özenli davranmalıyız.
Çünkü, "güç"ü bünyemizde toplarken çok incelikli bir sınava da tabi tutuluyoruz.
"Dozaj", en sihirli kelimelerden.
Hayatın esas handikapları henüz tanımlayamadıklarımız.
Eğer tanımlayabilseydik, hayatı anlamak daha kolay olurdu.
Ama, hayat çok bilinmeyenli çoklu denklem gibi.
Farkındalığımız ve bilincimiz yükseldikçe daha çok şeyin farkına varacağız.
Şimdilik "hayırlısını" dilemek en güzeli.
Dilemek, ve güzellik adına çaba sarfetmek.
gumanji 10haziran2007dünya
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
25/5/2007 · Kategori: deneme
Günlüğüme bugünün notunu düşüyorum hazsal hayatın acısı ve tatlısıyla. Aydan bakınca kendimi göremiyorum. Şimdiye, tarih ötesinden bakılınca buralar gözükmüyor. Mekan ve an algılanamıyor. Öyle ki, bucaksız enginlikteki (evrende) bir damla bile değiliz. Neredeyse sonsuz büyüklükteki kainatta yok denecek kadar küçüğüz.
"Fraktal" denilen matematik formülü canlı sistemleri kurmuş, "yapay zeka" programı ise canlı sistemleri işletiyor. Bir bakterinin sosyal hobilerini, aile hayatını, cinsel yaşantılarını, kaygısal sıkıntılarını, entellektüel problemlerini hiç düşünmeyiz. Çünkü O, mikro dünyaya aittir ve sanki bizden farklı bir boyutta yaşıyordur. Oysa, dünyamıza biraz uzaktan bakıldığında bizim de bakteriden fazla bir farkımız yok. Hatta çoğu zaman ortamın/ çevremizin efendisi zannederiz kendimizi. Fiziksel boyumuzu "normal" buluruz. Hah! Ne büyük kibir. Benliğimizi kasıp/ kavuracak azamette bir gurur. Bilincimizde/ zihnimizde kotalar/ perdeler olduğu doğru. Bilebileceğimiz "visible" alanın profilinin çok dar olduğunu farketmeyiz. Çünkü, frekans yapısı görebilme, algılayabilme, anlama alanımızın/ limitimizin dışındadır. Buna rağmen işi (daha da) çatallaştıran durumlar var. Örneğin, farklı boyutlardaki dijital ve analog programlar çok değişik etki alanlarına sahiptir. "Geleceğe dönüş" filminde olduğu gibi zamanlar arası geçiş imkanları olabilir. Belki de, gelecek zamanlara zıplayıp, oralardan aşırdıklarınız olmuştur.
Sihirli bir gözlük olsaydı algı menzillerimizin ötesini gösterebilen... gene de böylesine sıkıcı, boğucu, daraltıcı, bunaltan, bezdiren bir hayatımı mı seçerdiniz? Yoksa, "bu hayat tam bana göre" diyerek bulunduğunuz yerde daha mı bir köklenirdiniz? Ya da, "başka çarem yok ki, kaderim böyle yazılmış" diyenlerden misiniz?
Mutluluğu hedeflemenin yanı sıra başka misyonlar da yüklü üzerimizde. Karma yaşantıları arasında gezinirken, sırada dünya deneyimlerini yaşamak da var. Bilseniz ki, karşımıza çıkan her olay sadece ve sadece bizi sınamak/ test etmek için... dünya yaşantılarına bakış açınız/ anlayış/ değer yargılarınız (nasıl) değişirdi. Hayatınıza yük getiren onca şeyi silkinip atardınız sırtınızdan birer birer. Mücadelelerinizin "kısır" olup olmadığını, beklentilerinizin "umutsuz" olup olmadığını, bağımlılıklarınızın "saplantı" olup olmadığını, çözüm arayışlarınızın "kargaşa" olup olmadığını sorgulardınız. En önemlisi de "bir defa ölmekle ölünmeyeceğine" aymak. Çünkü, evrensel sirkülasyondan sıyrılmak/ kurtulmak mümkün değil. Evrensel serüven defalarca yaşantınıza girecek. Bu (durum), her uyanışta bir başka rüyaya düşmek gibi.
Bir global bilgisayar programının ASCII kodları gibiyiz her-birimiz. Katmer katmer bir program, atomcuklardan/ fotonlardan oluşan. Bu program, "ben"siz ol(a)mazdı. Velev ki, derlenirken "hata ayıklayıcı" "ben"i devre-dışı bırakmasaydı. Oysa ben, şimdi çaresiz bir virüs gibi dolanıyorum ortalarda.
27 mayıs 2007 gu;manji mersinevi büyükçekmece
Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
Yorum yaz!
14/5/2007 · Kategori: deneme
Çoğu zaman rüyada yaşadığımı düşünüyorum. Daha doğrusu, yaşadıklarımın rüya olduğunu.. Silkinip de uyanmak mümkün mü? Belki de değil. Yaşadıklarım, vazgeçilmezlerim mi? Bir global kumpas var.. Ben de ona tabiim. Üzüntülerim/ sıkıntılarım alın yazım. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım, dünyanın akışı değişmez. Belki de değişir. Değişse de, değişmese de, birinci tekil şahıs olarak benim yaşayacaklarım değişmez. Çünkü, ne yaşayacaksam, ne bir eksik/ ne bir fazla; onu yaşayacağım. Çok sayıda olasılık var. Bunların bir kısmı öncesinde denenmiş, bir kısmı ise denenmeyi bekliyor. Diyelim çarşamba akşamı, kuruçeşmede, Teoman'ın konserine gittiniz. "Ben bu konsere kazaen geldim" derseniz, samimiyetinize inanmam. Tahammüden derler ya, bir şekilde orada olmanız size bağlı. Sizin "ince" hesaplarınıza". Gerçekleşmiş bir durum için ihtimal hesabı yapmak gereksiz/ anlamsız. Çünkü, eylemin gerçekleşme durumu halihazırda yüzde yüz. Bu aşamada ısrarla sorduğumuz soru şu: Belirsiz bir yaşantıya doğru mu gidiyoruz.. yoksa, zaten tüm yaşantılar kayıtlıydı da, diske kazınmış görüntüleri yaşadıkça mı hatırlıyoruz?
Üst boyutlarda bizi gözleyen ve belki de müdahalelerde bulunan varlıklar var. “Özgür irade” bize verilmiş bir ikram gibi duruyor. Lakin, “uygulanırlığı” çok tartışmalı. Olayın "muğlaklığı" kesin! Karmaşa ve düzen, maksimum dozda hayatımızı belirliyor. Tıkır-tıkır bir kol saati çalışıyor. Müdahele yokmuş gibi algılıyoruz, ama müdahele muazzam. Bir büyük tiyatro oyununun piyonlarıyız. “Yapabildiklerimizi zannettiklerimiz” bizim kuruntularımız. Yani, kısıtlı kapasiteli zihnimizin kurguları.
Bu düşünce kalıbı ile bakıldığında, kaderi belirlemek ya da şekillendirmek saçma ve gereksiz gelebilir. Kozmik bir oyunun içersindeyiz. Oyunun fiziksel kuralları, hareket alanımızın duvarlarını oluşturuyor. Başımıza gelenlerin hep "akla yatkın" açıklaması var. Etki-tepki reaksiyonları ile şekilleniyor hayat. Sevgi, heyecan, tutku, korku, kaygı, huzursuzluk benzeri duygularımız benliğimize “yaşama” efektleri verebilir ama, dünya hapishanesinin dışına bir sızabilsek, “dünya rüyası”nın farkına varabilirdik.
En ağır ceza verilmiş aslında. Benliğe yüklenmiş ağır bir yük. “Dünya yaşantılarını deneyimlemek.” Eksik ve defolu bir form olarak dünyaya yollanmışız. Neyse ki, "beşeri bilinç" var... Yaralara merhem olan “unutma” perdesi. “Mutluymuşuz gibi” yaşayıp gidiyoruz. “Teselliler“, avuntularımız.
Evet.. “Niyetler” açıyor yollarımızı. “Su yolunu bulur” misali, logo logo hayatımızı inşaa ediyoruz. Ama nafile! "Gerçeklik kandırmacası" oynanıyor sinsice üzerimizde. Sonsuzluk mahkumu ruhumuz, hep açlığa ve doyumsuzluğa gebe. Bilemem, kuantum neleri değiştirir.
gu;manji
www.RuhsalPlatform.com
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
12/5/2007 · Kategori: deneme
Bir dilek dile. Beklentilerini boşa çıkaracak bir dilek dile. Say ki, bir meleğin var ve sesini her an duyabiliyor. Fısıldarken bile. Ya da, gözlerin dalıp da uzaklara, nefesinin kesildiğini.. duyabiliyor. Zihnin ışınlanıyor sanki. Bir deli boşluk zihnin. Duygu ve düşünce namına hiçlikleri besleyen kocca bir boşluk. Ne dilemiştin de, ne olmuştu? Yoksa, unutmuş muydun dilemeyi, yeni doğmuş bebeğin ağlamayı unutması gibi? Dünyanı işgal edecek nice güzellikler vardı da, pas geçip gittiler mi hayal perdenden? Cennetin rüzgarları doldurmuştu odanı. Ama sen okey'e taş peşindeydin. Hani, gelir ya kısmet insanın ayağına. Ama, görmezsin, bilmezsin.. Senin için biçilmiş kaftandır da, beğenmezsin.
Kişi, kendi kısmetini kendi yaratır derlerdi. İnanmazdım tabi. Benim gücüm neye yeter ki? Kısmet kim, ben kim? Bende o yetenek olsa şimdilerde artist olmuştum. Şanım, şöhretim, herbişeyim olmuştu. Fransa açıklarında en lüks yat ile keyf çatıyordum. Allah akıl vermiş, değerlendirmesini bilmek gerek. Kös kös gelip, kös kös gitmek olmaz. İrade bende olduğu sürece, geleceğimi ben belirlerim. Tabi ki, lüks yaşantıları düşlüyorum. Bol para ve sefahat. Geleceği, kişinin hayalleri kurar ilmek ilmek. Mesela, canım şimdi bol fıstıklı dondurma çekse, bunu meteryalize edebilme şansım var. Yeteneğim var mı, o tartışılır. Ama, bir şekilde, dondurmaya giden yolu biliyorum.
Evet! Bazen yardım da almak gerekli çevreden. Akıl akıldan üstündür elbet. Benim de beceremediğim şeyler olabiliyor. Ama bu, yoksunluk çekeceğim anlamına gelmemeli. Bazen de kurnaz olmak gerekli. Pratik zeka çok işe yarar. Gene de, realize etme eylemi bana çok yabancı değil. Belki inanmayacaksınız ama, en uzun roman bile bir tek kelime ile başlar.
Bir sihirbazın elleri gibi çalışıyor ve kuruyor geleceği. Elektronik fabrikasında bantta montaja ustalaşmış emekçi gibi. Tık, tık, tık. Hayallerimi çatlatacak bir maharet. Soprano sesiyle aşkın bir aşkın şarkısını seslendiren melek.
Yeni bir çağdayız artık. Elektronik bir çağda. Eski çağların mahmurluğunu atmak zorundayız. Bilgisizliğini, görgüsüzlüğünü.. Mucize diye bir şey varsa evrenin bir köşesinde.. O artık ağın bir ucunda. Giderek yoğunlaşıyor, katılaşıyor, maddeleşiyor. Özlemlerim belirliyor sanki rengini, kokusunu ve dokusunu. Bir bakış kadar bana yakın. Ve bir bakış kadar benden. Doyumsuz bir ziyafet gibi. Bu fırsatı boşa harcamamalıyım. Zor da olsa, dileyeyim bir dilek.
gu;manji 12052007
www.RuhsalPlatform.com
Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
Yorum yaz!
25/4/2007 · Kategori: deneme
Zaman yok ki varlığımda. Su gibi içip bitirmişim ben onu. Hani oruç dönemlerinde yasaklarsınız ya suyu kendinize, öylesine susamıştım ben yaşamaya. Hep merak ve özlemler sarardı benliğimi. Etrafı keşfetmek, yeni yeni durumları deneyimlemek ve onlardan aldığım hazların tadı beni mutlu ediyordu. Sanki uzayda kaybolmuş zathura kayasında mahsur kalmıştım da, tek yiyecek ve içeceğim zamandı. Beni, bedenimi, düşerimi, beklentilerimi.. kısaca herşeyimi besliyordu. Uzun metrajlı sinema filmi makarası gibi akıyordu çeşmeden. Oksijen yerine de onu, haz yerine de onu, heves yerine de onu, kızgınlık yerine de onu, gelişmeler yerine de onu içiyordum. Lakin! Bir gün zaman durdu. Makaradan akıp giden kareler takılıp kaldı. İki güneş sisteminin buluştuğu boğaziçinde güneşli ve huzurlu bir günde internet kafedeydim. Kilitlenip kalan bilgisayarın ekrana sansıyan görüntüleri gibi donup kalmıştım. Ne dün vardı, ne de şimdi. Yarının varlığı ise çok muğlak. Çünkü, sistem ne zaman çözülür de zaman akmaya başlar bilgim dışında. Evet, o sırada FM kanallarından "entropi" türküsünün nağmeleri geliyordu ama... O da, en son bir notada takılıp kaldı. Anlamın anlamsızlığı bir kez daha teyit edildi. Tüm çabalar, özveriler, emekler, gayretler, gözyaşları ve alın terleri ansızın tarih olmuştu. Lüks bir mutfağın lavabosunun çöp yeme makinasıydı da, içine kattığımız onca şeyi zorlanmadan öğütüvermişti. El, elde/ baş, baştaydı artık. Okyanusun suları bitmişti ve aniden karaya oturan tekne gibi ortada kalmıştık. Ölümsüzdük artık! Çünkü ölebilmemiz için gerekli olan zaman kodlarını kaybetmiştik. Sanki usta bir hırsız sinsice gözümüzün önünden çalıvermişti onları.
Duygulardı bizi hayata bağlayan; aidiyetimizin farkındalığını sağlayan. Yeni yeşeren filizler gibi boy atarken ve serpilirken, hain zaman, kör baltasıyla kökümüzden kesiverdi. Aşklarımız, sevdalarımız, ümitlerimiz, hayallerimiz ve beklentilerimiz ansızın soldu. Filmin en heyecanlı yerinde elektriklerin kesilmesi gibi! Artık bizi besleyen bir sihir yoktu. Gündelik koşuşturmalarda çektiğimiz eziyetler anlamını yitiriyordu. Çünkü, bir sonrası için endişelere gerek kalmamıştı. Biri apansızın "pause" tuşuna basıvermişti ve perde arkasından kıs-kıs gülerek bizi izliyordu.
Niye hayat boyu onca hususu kendime yok yere dert ediyorum ki? Eninde sonunda bize kalan bir avuç toprak. Evet? Belki ruhum ölümsüz olabilir. Ancak, onun macerasından bana ne. Ben kendi yaşadıklarımı, gördüklerimi, tattıklarımı sayarım. Atılmışsam bir mikro dünyaya, demek ki "level" seviyem bu. Hem demez miyiz, en uygun yönetim "demokrasi" diye. Eğer, sağlam bir demokratsam, kanunlara/ kararnamelere rıza göstermeliyim. Madem ki toplumun çoğunluğu istiyor, ben de paşa paşa uymalıyım düzene.
Şimdilerde zamansız bir mekana tıkılmışım. Bireysel hapisanem, burası. Yolda arabamla giderken aniden kırmızı ışığa yakalanmış ve kırmızı ışığın esiri olmuş gibiyim. Ben bu satırları yazarken gelecek yüzyıllara bir mesaj yollamak istiyorum. Belki e-Postasını açan ölümsüz ruhum kendi mesajını okur da dondurulmuş zamandan yolladığım selamımı alır.
gu:manji
www.RuhsalPlatform.com
Kalıcı Bağlantı
Yorum (2)
Yorum yaz!
11/4/2007 · Kategori: deneme
Zihnimi boşaltıyorum... Ne geçmiş, ne gelecek... Hiç bir şey yok özlenen. Özlenen ve dilenen. Sonsuz ve sınırsız dinginlik.. Fizik kitaplarındaki formüllere nazire edercesine. O'nun dünyası burası. Elektrik arkları ve impalsların dünyası. Bir başka boyut... Karanlık içerisinde karanlık. Aysız bir gecede gözleri kara bir kedi. Eksiklikleri ve kusurlarıyla. Kendi varoluş serüveninde kendi küçük maceralarını korku ve tedirginliklerle yaşayan bir küçük varlık. Ama "cismaniyet" yok burada. O yüzden "küçük" ifadesi biraz havada kaldı.
"Zihin" derken, aslında tek bir zihin de yok. Çok sayıda zihin var... kozmik b-ağlarla birbirine bağlı. Biri titreştiğinde diğerlerini dalgalandıran zihinler. Çünkü, burası devasa bir okyanus. Çok dar bir alanı(nı) algılayabileceğimiz bir okyanus. Ve, ancak "algıladığımız kadar" yaşayabileceğimiz bir okyanus. Sınırsız sayıda olasılık var.. bir o kadar da olanak. Bizim bildiğimiz harf sayısı otuz.. bilemedin elli. Çok dar alana kısmışız kendimizi. Hayallerimiz bile "güdük". Zincirlere bürünmeyi ne çok severiz. İnançlarımız bile kendi inancımız değil. Bize ezberlet(tir)ilenler. Ve bizim kuruntularımız, kurguladıklarımız.
Maddenin dünyasına indikçe elbet fiziksel kurallara daha çok tabi oluyoruz. Bu kaçınılmaz. Çünkü, yoğunluk artıyor. Seyyallikten uzaklaşıyoruz. Polarite, realitemiz oluyor. Yerde ayağımıza takılan taş, kozmik değerlerden daha etkin oluyor. Hastalıklar, sakatlıklar, aksilikler, sorunlar, problemler, çatışmalar daha bir önem kazanıyor ve maddenin dünyasına ait olmayı aşırı kanıksıyoruz.
"Problemler", çözülmek için vardır. Kolay ve zor problemler vardır. Bir de çetrefilli olanları var.. Ve daha ötesi "şaşırtmacalı" olanları. Hangi boyutta olursa olsun, sizin onları "çözmenizi" bekliyorlar. Belki de, "yaşamın amacı" bu: "problem çözmek". Çözemediniz sürece aynı problem(ler) sürekli karşınıza çıkar durur. Siz zannedersiniz ki "hayat gailesidir".
Aslında, kolay bir yöntemi var problemleri tespit etmenin. Hepsi(ni) olmasa bile bir kısmını farkedebiliriz. Sormamız gereken soru aşağı-yukarı şöyle: "Beni (varlığımı) sıkıntıya sokan ve mütemadiyen eforumu harcayan durumlar neler?" En yalın haliyle soru bu. Alın elinize bir kağıt-kalem, başlayın döktürmeye. Göreceksiniz ki, dert ettiğiniz şeyler bile dert!
"Bezgin Bekir"i bu yüzden çok severim. Dünya yansa umurunda değil. "Gemisini yürüten kaptan" misali, kendine has yöntemleri var... Sorunları aşmak için formülleri var.
“Dünya” dediğiniz alan, problem yumaklarından bezenmiş/ kurulmuş. Kolektif olarak oluşturduğumuz problemleri, kolektif olarak çözemiyoruz çoğu zaman. Çünkü, işin içine EGOlarımız giriyor. Bu da sistemin hoş bir cilvesi. Belki de, ittifak dönemlerinde by-pass edilebilir.
“Problemsiz” kaldığımda kendime meşgaleler bulurum ve bu hayatıma renk katar. Renksiz bir hayatı sevmem. Hayatın “pürüzleridir” onu canımda hissetmemi sağlayan. (Çok mu melankolik oldu?)
gu:manji 082820070411
www.RuhsalPlatform.com
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
21/3/2007 · Kategori: deneme
Evet... "otomatik portakal"ı seyretmiştim (bir zamanlar). Kubrik'in filmleriyle tanışmam 2001 Uzay Macerası ile olmuştu. Orada unutamadığım sahnelerden biri, astronotun gemi içindeki yaşlanma planlarıydı. Bu kurgu, bilincimde derin izler bıraktı. Bir diğeri ise "yapay zekalı" uzay gemisinin bilincini yitirme sahnesiydi. Zavallı bilgisayar hafızasını kaybederken, bir yandan da çocukluğuna dönüyordu. Bunu, bilincin ve farkındalığın azalması olarak tarif edebilirim. Tabi, çocukluğa dönmenin güzel yanları da var. "Gerçeklik duygusu" azalıyor ve dünyanın gamı/ kasaveti yoğunluğunu yitiriyor. Çocukları izlerken ne büyük zevk alırız bazen. Dünya umurlarında değildir, oyunlarına kaptırmışken kendilerini zihinlerinde kurdukları bir dünyaya yolculuk yaparlar. Aslında şu soruyu sıklıkla sormak lazım... "Sorunlarla boğuşurken, daha mı çok gerçek dünya ile yüzleşiyoruz?" Öyle ya, madde dünyasına olan bağımlılığımız, bizi "olgun" davranmaya yönlendiriyor. Diyelim bir bankaya gittiniz ve bir faturanızı yatıracaksınız. Eğer, 5 yaşındaki bir çocuğun mizacı ile davransanız çevreniz size nasıl bakar, nasıl karşılar? Bankanın içinde bağırsanız, çağırsanız, kahkahalar atsanız, hoplayıp zıplasanız, kaprisler yapıp masaların üzerindeki kağıtları yırtsanız... Şimdilerde "kontrollü olmayı" seçiyorsunuz ama 5 yaşında siz de büyük ihtimal böyleydiniz. Ne değişti? Bilinciniz mi arttı, yoksa çocukluğunuzu mu kaybettiniz?
Ama, bazen o çocuk günlerine geri dönmenin yöntemlerini buluveriyoruz. En yaygın yolu da alkolden geçiyor. Sorumluluksuz ve sorunsuz olmak ne güzel. Ne kadar hafifliyor ve keyifleniyorsunuz. Madde dünyasının zorunlulukları ve zorlukları algılama sınırlarınızın dışarısında kalıyor. "Gerçeklik duygusu" nedir ki? O anda hissettikleriniz, o anın “gerçekliği” değil midir? Matrix'in madde dünyası sizi neden hala alıkoysun? Zihninizde kurulan bir dünyada yaşıyorsunuz zaten. Ayrıca bir "dış dünyaya" neden gerek var?
Lakin, sıyrılıp kurtulmak ne mümkün? Yoksa gazetelerin 3. sayfaları gece alemleri sonrası yaşanan kazaların resimleri ve öyküleriyle dolup taşmazdı. Şimdi zihninizde bir "kafes" imgeleyin. Düşünce ve hissiyatımızın bizi içine yolladığı ve tıktığı bir "kafes"! Bazen de bu kafeste olmak duygu ve düşüncelerimizi "oluşturuyor". Bu bir sarmal/ döngü! İnançlarımız bir "duygu dünyası" inşa ediyor... Duygu dünyamız da interaktif olarak reel yaşantılar ile etkileşime geçiyor. Yani, kafesi biz talep ediyoruz ve bir süre(ç) sonrasında kafes de bizi kıstırıyor/ yönlendiriyor.
Madde dünyasının fiziksel koşulları, madde dünyasının "yapay zeka programını" kullanır. Ama, zihin dünyamızın yaşantıları için durum biraz daha farklıdır. Buradaki "geçişler" çok daha seyyaldir. Zihin, kendi içinde olabildiğince özgürdür. Yalnız, "border", yani "diğer boyutlarla temas" alanlarında problemler yaşanır. Şöyle bir örnekle anlatayım.. Diyelim, internete bir yazı yazdınız. Bu yazı sadece internet içerisinde kalacaksa problem yok. Ama, bir şekilde diğer boyutlarda da "yankılanmaları" oluyor. İşte o zaman, diğer boyutlardaki olayları da tetikliyor. Bu aşamada, "zihindeki niyetin diğer yaşantıları yönlendirmesinden" sözedebiliriz. Çünkü, ZİHİN bir büyük satranç oyununun oyun kurucusudur.
gumanji 035421032007 kavaklı
www.RuhsalPlatform.com
Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
Yorum yaz!
15/3/2007 · Kategori: deneme
zamanlar dönüyor gene kendine
sarmal bir sevda sarmalamış bizi
biz dediğim de, "insanlık" hani
can suyu damlatılmış ruhundan içeri
artık "yaşamak" kaçınılmaz kaderi insanın
insan olmasam ne çare?
doğumdan sonra hep "insan" olduğum öğretildi bana
bu bir etiket, ve yapıştı kimliğime
şimdi.. söküp atmak imkansız tümüyle
bir yaman çelişki etrafımı sarmalayan
"varoluşun dayanılmaz hafifliği" derlerdi de inanmazdım
oysa canıma çakılı "can" var
silkinip atamadığım
görmezden gelemediğim
inkar edemediğim varlığını
düşmüşüm bir "matrix"in orta yerine
bedenim HAZ ister, tinim "onur", ruhum "doyum"
kaçınılmaz bir "birliktelik paradoksu" bu
aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık
dertlerim, sıkıntılarım boyumdan büyük
bir dara düşmüşüm ki, düşmanlarımın başına
"bunalım" benim göbek adım
düşlerimde bile "didişen varlıklar"
kabuslar dolu rüyalarım
kavgalar dolu günlerim
ayakta ve hayatta kalma mücadelesi bu
ne ben vazgeçerim bu sevdadan, ne de sevda benden
bir süreç sürüp gidiyor
EREK benim can yoldaşım
hani susarsınız ya bazen kavrulurcasına
yağmursuzluktan çatlamış topraklar gibi
öylesine muhtacım hayata
muhtacım ve bağ(ım)lıyım
yaşım kaç olursa olsun bu CANım çıkmak istemez bu bedenden
çünkü beden önemli benim için
önemli ve değerli
sanırım ki, o olmasa ben de olmam
işte bu yüzden dört elle sarılmışım hayata
hayatın zevklerine, eğlencelerine, tatlarına, çıldırtan macerasına
beni yoldan çıkarıyor bu beklentim
günahlara boğuyor isteklerim
mücadele kaçınılmaz
çünkü varlığım ona bağlı
enerjim azalır ve birgün biterse kaybederim bu oyunu
kırk satır mı, kırk katır mı
dedim ya.. "birliktelik paradoksu"
ne onsuz oluyor, ne de onunla
işte beni daha da azdıran bu
vazgeçmem sevdalarımdan
vazgeçmem tutkularımdan
vazgeçmem müptelalılıklarımdan
vazgeçmem saplantılarımdan
ama, dünya alanı bir SINAV
"varoluşun" işletildiği bir sınav
"dürüstlüğümün sınandığı" bir SINAV
aklımı çelmemeli şeytanlar
ve ben erişmeliyim sonsuz saadete
15-03-2007 gumanji / avcılar
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
« Önceki :: Sonraki »