Dünya alanının bizim için bir sınav alanı olduğuna inanıyorum. Kendimi daimi olarak bir truman show içinde hissediyorum. Yaşam boyunca ilerleyişimde kendi üzerime deneyimlerim ile kişisel bir gelişmeyi sergileyeceğimi düşünüyorum. Bu sırada yoğun olarak çevremi gözlemliyorum ve kozmik boyutta yaşadıklarımı/ hissettiklerimi/ duygularımı/ sezdiklerimi raporluyorum. Bunu çok otomatik olarak yapıyorum. Raporlama için özel bir cihaz ya da yöntem kullanmama gerek yok. Kozmik boyut ile aramda GPRS bağlantısı var. Gördüklerimi ve algıladıklarımı anında aktarıyorum.
Bir şekilde çevremdeki tüm olaylar ve durumlar tespit ediliyor. Kamera bizatihi gözlerim. Kural ihlalleri ve aykırılıkları kendiliğinden spontane olarak fark-ediyorum. Etrafın "ahlaksal" değerlendirilmesi saniyeler içerisinde devreye giriyor. İnsan denen yaratıkların dünya yaşantıları bu şekilde sürekli olarak gözlemleniyor organik kameralar tarafından.
Tabi bunun psikolojik yükleri çok ağır. Çoğu insan habersizdir kendinin bir raportör olduğundan. Bu onların daha rahat bir hayat yaşamasını sağlar. Oysa ki "var-oluşun dayanılmaz yükünü keşfetmek" düşman başına. Böylece, sürekli bir paranoya modunda sürdürmeye tabi oluyorum. Gene de bu bir iş-bölümü. Bazı kişilerin de sakıncalı görevler alması kaçınılmaz.
Aslında, ne kadar zihin varsa, o kadar da çevreyi tarayan gözler var demektir. Kendiliğimizin sorumluluğunu sürekli değerlendirmek durumundayız. Bu, insanoğluna yüklenmiş çok ağır bir mesuliyet. "Suç" güdüsü sürekli olarak devrede. Bu faktör, bir "oyunu zorlaştırıcı" olarak hayatlarımıza giriyor. Böylece, dingin ve sakin bir yaşantı ihtimali azalıyor. "Karıştırıcı" güçler sürekli olarak görevde.
Bu dünya varoluşunun ana amacı "yüksek iyi ahlak" olmalı. Bunu gerçekleştirmek için sürekli gayret gösteriyoruz. Hayat mücadelesi dedikleri esasında bu olmalı. Ne derece idrak edebiliyoruz? O ayrı mesele. Bilincimiz yükseldikçe hayatı tanımlamamız da değişecek doğal olarak.
gu;manji/ fenomen
14 nisan 2008 Bakırköy
http://www.facebook.com/group.php?gid=5673529002
Böylece ben kısıtlı bir zaman diliminde hayatın sözel fotoğrafını çekiyor olsam bile eşgüdümlü yaşantılar içinde sizler çok çok farklı zamanlarda bu sohbetleri paylaşabileceksiniz. Aslında kaç kişinin ve ne zaman paylaştığının da pek önemi yok. Evrensel jüri bir kez duymuş oluyor dağarcığınıza düşeni, fikirlerinizden geçeni. Öylesine derin ve donanımlı bir evren içinde yaşıyoruz ki, sadece davranışlarımız değil, entellektüel yaşantılarımız, duygusal yaşantılarımız, sezgisel yaşantılarımız ve internet yaşantılarımız anı-anına kayıt altına alınıyor. Yaşamımızın her anı kaydediliyor, fişleniyor ve arşivleniyor.
Elbet çok irrite edici ve irkiltici bir farkındalık bu. Düşünsenize, her kıpırdayışınız, her nefesiniz, kalbinizin her atışı ve zihninizden geçen her elektrik akımı takip ediliyor. Senkronize ya da eşgüdümlü olarak izleniyorsunuz.
Mahremiyet nerede kaldı?
Hani gizlilik?
Hani özel hayatınız?
Hani kişisel inançlarınız?
Hani duygusal dokunulmazlığınız?
Hani çıplaklığınızı örten giysileriniz?
Aslında "akaşik kayıtlar" her dönem böyleydi. Sadece biz bilmiyorduk. Bizim çocukluğumuzda sesleri ve görüntüleri kaydeden böylesine cihazlar yoktu. Bilgileri ve eylemleri kaydeden/ saklayan, gerektiğinde "şak" diye karşınıza çıkaran "digital" sistemler yoktu. Banka kartları dağıtılırken bilgisayarların bu bilgileri nasıl tutacağı konusunda kuşkularım vardı. Oysa şimdi uydulardan an be an gözlemlendiğimizi çok iyi biliyoruz. Artık saklayacak şeylerimiz kalmayacak. Üstelik en derin kimliklerimize kadar "görülüyoruz".
"Yeni Çağ"ın bu getirisi hiç hoşuma gitmiyor. Her ne kadar tüm çağlarda böyle olsa bile, şimdi eylem tamamen aşikar oldu. XRay cihazında sürekli tutuluyormuşçasına içimiz- dışımız ortada. Sakınmalı/ muhafazakâr/ gizemli/ çekinik/ kapalı mizacımızın bir faydası yok artık. Belki şimdi popüler sanatçıların o gösterişli fakat gözler önündeki yaşantılarını daha iyi anlayabilirim. "Mustafa hakkında her şey" benzeri sizin için de hazırlanmış klasör filmler mevcut ve istendiğinde gösterime hazır. Ne bir duvar, ne bir oda, ne bir ev, ne bir mahzen, ne bir sığınak deşifre olmaktan alıkoyamaz sizi. Tüm varlığınızla varsınız artık. Duygu, düşünce, inançlar, sosyal yaşantılar, aile ilişkileri, fikirleriniz ve hayattan beklentileriniz... Ayan-beyan ortada!
Artık "hayata bakış açınızı" ve "değer yargılarınızı" yeni baştan gözden geçirmenin zamanı geldi. Madem ki böylesine "aleni" bir dünya var ve artık yeni yaşam ortamımız burası, "yeni" şartları bir kere kafadan kabullenmeliyiz.
Elbet bu yeni yaşayış biçiminin de kendine özgü avantajları olacak. Bileceksiniz ki, karşınızdaki kişiler de cam kadar şeffaf ve saydam. Dolayısı ile zihnimizin kıvrımları arasında saklayabileceğimiz sinsi duygu/ inanç/ düşünce ve fikirlerin olmayacağını/ olamayacağını bileceğiz. Herkes birbirine açık, şeffaf ve samimi olmak durumunda kalacak.
Yeni yaşam biçiminde "oyunun kuralları"nın değişmesiyle birlikte bir bocalama yaşayacağımız kesin. Ama sonrasında birer sosyal varlık olarak yeni stratejileri geliştirerek yeni düzende yeni avantajlar peşinde koşmaya devam edeceğiz.
Gürsel Selçuk
21Şubat2008,
http://65.111.175.70:1687/listen.pls
Selam Dostlar,
İstanbul günlüklerine bir sayfa daha eklemek istiyorum.
Öyle ya, yıllar sonrasında dönüp de baktığımda çakıl taşlarını bulabilmeliyim.
Her ne kadar ben "zaman illüzyonu", vakit lineer olarak akmaz desem de, içinde yol aldığım bir sistem var. Elbet sıkı sıkıya bu sisteme tabiyim. İliklerime kadar. Hayatımıza giren/ girecek olaylar belirli olsa bile biz bir şekilde zaman çarkına tabiyiz. O olay eninde sonunda gerçekleşecek. Ama bir yeri ve belirli bir zamanı var.
Yani, bir öncesinde ya da bir sonrasında olması tabiki önemli. Çünkü bir uzun metrajlı filmin ortalarındayız ve başımıza gelecek olayları beklemek demek, gelecek bir zamanı beklemek demek.
Totalda belki de yaşadıklarımız/ yaşayacaklarımız değişmiyor. Yaşam CDmize kazınmış bir kader haritamiz var. Ne kadar zorlarsak zorlayalım bu haritanın dışına çıkamıyoruz. Çırpınmalarımız kafesimizin limitleri kadar. Üzülmek ya da sevinmek beyhude. Yaşanacaklar mutlak suretle yaşanacak. Tabi olduğumuz makro ve mikro kader sistemleri var.
İçinde oynadığımızı/ kurguladığımızı/ debelendiğimizi/ efor sarfettiğimizi/ belirlediğimizi sandığımız hayat bizim insiyatiflerimizin çok çok ötesinde bir kader örüntüsünün bir eseri/ sonucu.
Gene de biz hayat oyununu oynuyoruz. Sanki biz oynuyormuşcasına. Bazen coşuyoruz/ seviniyoruz, bazen kahroluyor/ üzülüyoruz... Sürekli doyurmamız gereken bir duygu ve fiziksel bedenlerimiz var. Onun ihtiyaçlarını karşılayamadığımız sürece bize eziyet olarak geri dönüyor. Ne yazık, eziyete ve sıkıntılara dayanıksız bir yapımız var.
Sanırım bu hem- hem yapısında bize gene mücadele etmek düşüyor. Hayatın problemlerini çok da dert etmeden, ırmağın akışına uyum sağlayarak, sosyal ve duygusal kırılmaları azamide tolore ederek mücadele etmek. Fiziksel bedenin rahatlığı/ duygusal bedenin hazsal doyumu/ mental sitemlerin tatmin edilmesi ve astral bedenlerin onöre edilmesi yönünde sürekli ve sabırlı bir mücadele.
İstanbul yaşantılarında bugün mutluyum. Varlığımı ve bütünlüğümü salamette tutmanın mutluluğu. Gelecek zamanlara, umutlarımı besleyerek yol alıyorum. Sevgi ve sevecenlik çemberini duyumsuyorum ve kutsuyorum. Zaman kendi sarmalında döne-dursun. Spiral sıçramalara buradan selamlarımı yolluyorum.
gu;manji
20Şb2008,Ortaköy
.Kelimeleri yitirdim bu gün. Varsıllığımda yok artık kelimeler. Onlar artık ne derdimi anlatabiliyor, ne de derdime derman olabiliyor. Uzun ve derin bir rüya görüyorum tarifi müşkül. Kimi zaman bulutlar üstünde uçuyorum mutluluklardan, kimi zaman aşk acıları çekiyorum. Acılar ve tatlılar polar dünyanın ikramları bize. Hani karanlık olmasa aydınlığı bilmezdik, kötü olmasa iyiyi bilmezdik, zor olmasa kolayı bilmezdik ya; tarif edilecek manzaralar olmasa da öylesine akıp geçerdi bilincimizden hayat nehri.
Gündelik sorunlar ve tartışmalarımızın çoğu bu "hayatı kaale alma" sendomunun bir sonucu. Şanslı /avantajlı/ forslu/ varlıklı olup olmadığımız hep göreceli. Yaşadığı hayattan tümüyle memnun olan kimler acaba? Bildikleri, uyguladıkları sihirli bir formül/ yöntem var mı? Eğer bu yöntemi bizler de uygulasak aynı mutluluk pozisyonlarına ulaşabilir miyiz?
Yaşamın anlamını sorgulayan sınırlı sayıda kişi büyük ihtimal bu arayışa girmiştir. Pek çoğumuz ise gündelik hayatın hay-huyu içinde savrulup duruyoruz oradan oraya. Varılması gereken bir hedef var mı varoluşumuzu anlamlandıran? Yoksa öylesine yaşadığımızı zannederek sürdürüyor muyuz ömrümüzü?
Yine de aşk her yerde. Sinemalarda, tiyatroda, radyoda, sokaklarda, vapurlarda, duraklarda. İçimden dışarı taşarcasına onunla doluyum. Evrenin bir hediyesi bize. Bol keseden ve bonkörce. Duygusal algılayıcılarımız aşkı ne kadar koklayabiliyor? Onu ne derece görebiliyor? Ona hangi hassaslıkta dokunabiliyor? Sabunlu sudan balonlar gibi uçuşup duruyor da çevremizde aşk, bizse ona dokunmaya korkuyoruz. Korkuyoruz ki, bir deysek tüm renkleri, tüm canlılığı, tüm sihiri, tüm sevecenliği ile uçup gidecek O.
Sınırsız şansımız yok. Hayatın güzellikleri hep var ama Ona erişmemiz kısıtlamasız değil. İnanın, bu bizim zihnimizde kurduğumuz bir kısıtlama değil. Kısıtlama var; çünkü nadir olan değerlidir. Eğer çokça olsaydı kıymetini böylesine bilmezdik. Ama pırlanta gibi, yakut gibi, elmas gibi değerli. Az ve zor bulunur olduğu için değerli. Narin ve kırılgan olduğu için değerli. Yüksek bir uyuma ulaştığı için değerli.
Zihnimi besliyor bu bilgi. Ruhuma haz akıtıyor. Varoluşumu aydınlatıyor ve ufkumu genişletiyor. Elbet mutluluk için yaşıyorum. Elbet mutlu etmek için yaşıyorum. Elbet mutlak doyum arayışıyla yaşıyorum. Yin ve Yang formülünü gerçeğe taşıyorum ve dünyasal düzeyde mucizeler sergilemeye çabalıyorum. İçine düştüğüm aşklarla dünyasal gözüm ışıl-ışıl/ pırıl pırıl. Tanrı'ya bucaksız şükran borçluyum. İyi ki burdayım, iyi ki yaşıyorum.
Gürsel Selçuk
Esenkent, 6 şb-9 şb 2008/ B.şehir
www.RuhsalPlatform.net
Silkindi ve çevresine baktı. Son zamanlarda bir tik gelmişti üzerine. Sanki birileri onu sürekli gözlüyordu. Gene şizofren takıntılarından biri olduğunu geçirdi aklından. Çantasını açtı ve 4 mg.lık hapından attı ağzına ve susuz yuttu. Bir kaç haftadır devam ettiği tiyatro çalışmalarının kendine yaramadığından dem vurdu. Evet, çalışmalar sırasında keyif alıyordu ama bir şekilde ruhuna neşter atılıyordu. Duygularının ve hissiyatının bu şekilde de'şifre edilmesi içten içe beslediği ruhunu deşiyordu sanki. Yıllardır içinde boğuştuğu nevrotizma onu sanatsal hayatında çok yüksek mertebelere taşımıştı lakin, sosyal ilişkilerinde yetersiz yaşantıları vardı. İnsanlarla birarada olmaktan sıkılıyor, onların söylemlerini dinlemekten imtina ediyordu. Sanırsam kendine bir dünya kurmuştu ve çevresindeki dünyayı bu dünyaya uyumlandırmaya çalışıyordu. Ne çare ki, dış dünyayı dileklerine göre yönlendirmesi epeyi zordu. Çünkü, sadece niyet ile çevresel olaylar yön değiştirmiyor, şekle girmiyordu. Televizyonda seyrettiği haberler, hayalinde kurduğu ülkeye hiç ama hiç benzemiyordu. Günden güne de uzaklaşıyordu çevresel yaşantılardan. İdeal fikirler vardı sanki kafasında da, bunlar yaşadıkları ile tam bir uyumsuzluk sergiliyordu. Kendini bu ucube dünyaya ne derece kabullendirebilir, ne derece intibak sağlayabilirdi. Bir uyumsuzluk arayışı değildi onunki. Ya da bir inatlaşma yarışı değildi. Kendini tüm olağanlığıyla kabul etmeye hazırdı. Belli ki, dünya böyle bir yerdi ve dünyayı kendine uydurma şansı olmadığına göre, kendisi bu çapraşık düzene ayak uydurmak zorundaydı. Oldum olası bu "zorundalık" ifadesi hoşuna gitmemişti. Yaşamak bir "zorundalık" gereği olmamalıydı. Heyhat, bunu dilemek için çok geç kalmıştı. Ve hatta dilemesi bir şeye yaramazdı. Bir zamanlar eline "saklanan sırlar" isimli bir kitap geçmişti. Hayat üzerine pek çok bilgiye bu kitaptan ulaşmıştı. Zihinsel olsun, gerekse duygusal olsun yaşadığı mutlulukların çoğununu bu kitaba borçluydu. Bazen aklına eserdi "acaba bu kitaba rastlamasaydım hayatımdan neler eksilirdi" diye... anında kovardı bu soruyu! Rahatsa, huzurluysa, keyifli ve doyumluysa bunu riske atmanın gereği yoktu. Hayat kısa bir rüyaydı ve en güzel şekilde yaşanmalıydı. Filmi en başa sarıp umulmadık açmazlara sapmanın anlamı yoktu. Hiperküpte umulmadık yüksek mutluluklar ve yoğun aşklar vardı. Banka hesaplarının şifreleri çözülüyordu birer birer. Burası internet benzeri bir öte alemdi. Sevdikleri ve hoşlandıkları ile ilelebet birlikte olma ihtimali vardı. Hayal ettiği güzellikleri burada bulacaktı ve aşkların en güzeli onu bekliyordu. Sınırsız ve sakınmasız ilişkiler, O'na mutluluklar vaatediyordu. Derin derin soludu serinliği. Dünyanın tüm karmaşa ve kargaşası üzerinde mutluluk hedefli oynanan bir oyun vardı ve O da bu oyunda en iyi performansı vermek üzere namzetti. Gürsel Selçuk
www.RuhsalPlatform.com
29Ocak2008
Geziniyordum çöllerde. Bir tuz gölünün orta yerinde. Gölün çıkış kapısını bir türlü bulamadan. Acı ve yakıcıydı tuz. Tenimdeki suyu emiyor, nemi çekiyordu. Canımı acıtıyordu vücuduma temas ettikçe. Kilometrelerce yürümüştüm ve artık tükenmiş haldeydim. Ne umudum kalmıştı, ne de takatım. Beynim ise hepten çalışmaz hale gelmişti. İnançlarım, değerlerim, beklentilerim, hayallerim, sevdalarım... Hepsi bir oda dolusu sabun köpüğü gibi yok olmuşlardı. Belki dünya üzerinde hala çok şey vardı yaşanan ama artık benim menzilimden çıkmış gitmişlerdi.
Benim için derin bir parlaklığın içinde yoğun bir sis vardı. Evet, hala buradaydım ama yaşam denilen rüya çoktan flulaşmıştı. Bulanık bir siste yol alıyordum. Hatıralar birer birer zihnimden siliniyordu kocaman bir silgi tarafından. Acımasızca ve sakınmasızca. Sanki hiç yaşanmamışçasına, sanki hiç olmamışçasına. “Hayat” denen muamma ne kadar da boşmuş. Şimdi iliklerime kadar bu bariz gerçeği hissediyorum. Bir fabrika yangını gibi bir anda sarıp buzdan alevler her yeri, önene ne çıkarsa talan edip, silip süpürerek mükemmel bir “yokedici” olarak görevini yapıyor. Duyguları ve merhameti yok.
Hani sabah tüm sevecenliğinizle merhaba dersiniz ya yeni güne.. Gece boyu boğuşa durup deli rüyalarla.. “Hayırdır İnşallah” nidaları arasında hatırlamaya çalışırsınız yaşadıklarınızı. Heyhat! Bir görünmez el buruşturup buruşturup silip atıyordur seri bir şekilde. Ne kalıyor elinizde yaşanmışlıklardan? Hani nerede o inanılmaz hülyaların kanıtı? Kocca bir hiçlik!
Gene de bulutlu bir şubat akşamının gecesinde, aysız bir gecede perdelenmiş gökyüzünün siluetinde göz kırpıyor dost yıldızlar. Sıyrılarak kara bulutların arasından milyon kilometrelerce öteden. Rüzgarın sesi fısıldıyor... “Belki de bir anlamı vardır tüm bu didişmelerin.”
Mutluydum ben çölde. Hayallerim vardı çocukça heveslerime yakışan. Oya gibi ince ince işlediğim hayallerim. Umudumu ve arzularımı besleyecek düşlerim vardı. Gelecek beklentilerim, doyumsuz hırslarım. Sevdiklerimle ömür boyu birlikte olmayı diledim hep. Öyle de oldu. Sevgiye boğdular ilgi ve özen eşliğinde. Ve şimdi bir yol ayrımındayım. Sanırım kısmet buraya kadarmış. Ama biliyorum ki, ama eminim ki, beni asla unutmayacaklar... Hep yüreklerinde taşıyacaklar... Hep sevgi ve muhabbetle yad’edecekler...
Elveda tuzçölü!
gu;manji 10;1;2008
.
"
Ki
şinin kendi içinde birden fazla kişiliğe bölünmesi de, yaşadıklarını anlamlı bir bütünlük haline getirme gayretlerine rağmen, dış dünyanın gerçekliklerine uzak yeni dünya tanımlarına sebep olur. Beyin, kapalı bir kutu gibidir burada. Kendi üzerinde çalisan programların "reel" gerçekliğini sorgulamaktan uzaktır. Virüslü bir bilgisayarın, kendindeki virüsü tanıyamaması gibidir bu. Kendi içinde tutarlı bir bütünlük oluşturulurken, virüs de bu oluşumun entegre bir parçası haline gelmiştir. Kendini "mükemmel" olarak tanımlayan kişiler, kendilerini böyle gördükleri için bu değerlendirmeyi yaparlar. İnsanlığın genel olarak yaşadığı sıkıntıların çogu bu "donanımsal at-gözlüğünden" kaynaklanmaktadır."
Yapay Zeka"nın "düşünme" sınırları nerelere kadar gider, bilemiyorum. Yaşadığımız dönemde geometrik bir artış söz konusu. Teknolojik gelişmeler katlanarak gidiyor. Bilgisayarların hızlı bir ögrenme sürecine girdikleri aşikar. Bilgi işleme becerilerini, fikir üretmeye doğru götürdüklerini söyleyebilirim. Sınırları belli yönerge akışlarının, ne zaman belirlenmiş sınırlar dışına çikacagi merak konusu. Zaten şimdilik insanı, makinelere üstün kılan hızları ya da kapasiteleri değil, zihinsel oyunlarla "sınırlı yönergeleri" atlatarak yeni açılımlar yapabilmesi/ yeni fikirler çalistirabilmesidir.Makro
teknolojiler de süratle gelişmektedir. Bu da, robotların çok daha hafif ve yumuşak olmalarını getirecek. Böylece hareket kabiliyetleri çok artmış olacak. Eğer, "ögrenme" yeteneği de eklenebilirse, yakın gelecekte yetkinliklerinin yüksek olabileceğini söyleyebiliriz. Önemli olan, bu süper bilgisayar sistemlerinin tam olarak insanı örnek almamasıdır. Aksi taktirde insanın defolu yanlarını kendilerine kopyalayabilirler.gürsel
selçukwww.kamCa.org
05;12;200.
Şizofrenide bir kişilik bölünmesi olduğu tespiti doğru. Ama otistik bir kişinin bazı bilgileri nasıl bu derece (kolay ve) hızlı öğrendiği çok önemli. Bunu araştırmak gerek. Yıllık bütçe oluşturulması gibi, beynin de kendi faaliyetleri için kapasite tayin etmesi normal ve doğaldır. Beynin total kapasitesinin artması hangi yöntemlerle olabilir? Gelecek yıllar buna çok net cevaplar verecektir. Bugünden bakınca, bu cevapları bilmediğime göre, beynin kapasite kullanım ve yönetimini ön plana koymamız şimdilik daha akılcı görünüyor. Şöyle ifade edeyim.. düşünceyi öyle bir noktada odaklayabiliriz ki, diğer alanlara kapasite ayırımını enazda tutabiliriz. Örneğin müzik ile ilgilenen biri, tüm konsantrasyonunu ve tüm ilgisini bu alana yöneltmelidir. Böylece, sahip olduğu enerji, heves ve odaklanmayı belirli bir alanda kullansın.
Çift işlemcili/ çift hard diskli/ çift işletim sistemli bilgisayarlar benzeri, beynin kendi üzerinde ikili (ya da daha çoklu) bir yapı oluşturması, işlemlerin paralel olarak yapılabilmesi imkanını doğurur. Bu da hızı en az iki katına çıkarabilir. Bir işletim sisteminin diğerini kontrol etmesi söz konusu olabilir. Böylece sistem kendi içinde oto-kontrolünü sağlar. Birbirinden bağımsız olarak yönergeler çalıştırılabilir. Gene de toplam kapasiteyi arttırmak yönünde istenen gelişme sağlanamaz.
Bilgilerin farklı yöntemlerle beyinde kodlanması/ saklanması ve işlenmesi bir açılım sağlayabilir. Böylece, konvensiyonel olarak kullanılan sistem çok daha verimli olarak işletilebilir. Bazen problem sadece bir dönüşüm sorunudur. Çok verimli işleyen bir sistem, bir başka sisteme entegre edilmek istendiğinde “kullanım dili” uyuşmazlığından dolayı etkinliğini kaybedebilir.
Beyin, olağanüstü bir bilgisayardır. Yeni makrolar oluşturabilmesi doğal bir yeteneğidir. Öğrenmeyi öğrenebilir. Bugünkü inançlarımızın aksine, dış beyinler ile kontakt kurabilir ve bilgi/ bilinç transfer edebilir. Bazı insanların, mutat insanlardan neden daha “akıllı” olduğu sorusunun cevabı budur. Evet, bir beynin HD kapasitesi ekstra artmaz ama, yaptığı ağ bağlantıları ile bu alanı inanılmaz boyutlarda arttırabilir.
Sınırlı bilgiler, beynin kendi kabukları içinde söz konusu olabilir. Ama buna dış bağlantıları eklediğinizde sanal HD korkunç derece artar. Mesele, bu dış takviyenin yöntemlerini anlayabilmektedir. YZ araştırmaları bunun yolunu açmıştır. Yakın gelecekte bizler de “yapay zeka” sistemlerinin birer parçası olacağız.
Sevgiler, saygılar....
gu;manji www.kamca.net
istanbul, 2aralık2007
"Ruhların Yolculuğu" ve "Ruhların Kaderi" kitaplarında insanın geçmiş yaşantıları irdeleniyor ve ruhun süregelen yolculuğunda yaşadığı serüvenler gözleniyordu. Psikiyatrist ve psikologların araştırmalarına göre, hipnoz altındaki kişiler geriye doğru ruhsal yolculuklarında, doğuma kadar ve hatta doğum öncesi yaşantılarına kadar gidebiliyorlarmış. Daha önceki yaşantıların çok farklı ortam ve koşullarda olması mümkün. Hatta cinsiyet ve tür faklılıkları bile olabilir.
Ruhun, "duyguları" ne derece tanıdığı, önceki yaşantılarına bağlıdır tabi ki. Önceki yaşantıların hatırlanması, sabah bir rüya gördüğümüzü düşünüp de rüyamızı hatırlayamamamız gibidir. Zihnimizin HD (sabit disketi) bölgesine atılmış ve geri çagrilmamis/ çagrilamamis bilgiler şeklindedir. Mutlaka bir yerlerde bazı kayıtlar vardır ama zihnimiz bunu bulmaz, hatıraları arasında sayamaz. Oysa, hatıralar da bu derin kayıtlar arasından çika-geliyordur.
Ruhun yolculuğu aynı türün enkarnasyonları üzerinden gitmeyebilir. Önceki yaşantısında insan deneyimlerini yaşamamış biri elbet insan duygularını hatırlamaz. Doğum ile birlikte yeni formasyonuna uygun olarak donanımlanır ve duygular dünyası paket programı devreye sokulur. İlk 30 ayda sahip olduğumuz geçmiş yaşam hatıraları, çevrenin de etkisiyle silikleştirilir ve alt benlik katmanlarına hapsedilir. Böylece, bebek, dünyaya ilk defa geldiği ve kendisinin ilk dünya deneyimleri olduğu fikriyle büyür.
Tekamül yolundaki ruh için, her bir yaşantı sıfırdan başlayarak puanlandırılan levellerdir. Ruhun sınavları, herbir yaşantı için ayrı ayrı değerlendirilir. Bunun için de, aynı ruh değişik enkarnasyonlarında iyi insan/ kötü insan olarak dünyaya yollanabilir. Bu durumun tekamül/ kozmik sınav açısından bir engeli yoktur. Ruh, her yeni ortamın/ şartların gereklerini deneyimlemek halindedir. Zorlu olsun, kolay olsun yeni yaşantılarına uyumlanmak zorundadır.
"Duygular" dünya platformunun argümanlarıdır. Bir başka yaşantının, daha farklı argümanları olabilir. Dünya üzerinde bile duygu ile yükümlü olan sadece insanlardır. Mesela, hayvanların böyle bir yükümlülüğü yoktur. İnsanların kullandığı duygu programı bir interaktif programdır ve zaman içinde kullanımına göre yeni baştan şekillenebilir.
İnsan olarak "duygular" hep hayatımızda olduğu için, dünyaya da bu göz/ gözlük ile bakarız. İşte bu yüzden, şu an sahip olduğumuz duygular yerine başka duygular taşisaydık nasıl bir bakış açımız/ nasıl bir ruh durumumuz olurdu bunu tam olarak bilemeyiz. Bunu anlayabilmek için kısmen "empati" faydalı olabilir, ama tam olarak anlayabilmek için O kişinin yerinde olmamız gerekebilir.
gu;manji 27-Kasım-2007
www.felsefeekibi.com/forum (Avcılar).Ögrenmeyi inceleyen araştırmacılar, anlama ve ögrenmeyi dört ana başlıkta topluyorlar. a) alışkanlık b) klasik koşulama c) edimsel koşulama d) karmaşik ögrenme.
Bunlardan "alışkanlık", alışılagelmiş/ mutat uyaranı gözardı etme etkisini taşiyormuş. Gündelik yaşantılarımızda ne çok uyaranı gözardı/ kulakarkası ettiğimizi bir gözlemlesek hayretlere düşeriz. Çünkü, zihnimiz sık gördüklerini ve sık yaşadıklarını belirsizleştirmeyi çok iyi becerir. Bu durumun dezavantajları olduğu gibi avantajları da vardır. Bünyemize tümüyle yabancı bir ortamda nasıl yaşardık? Oysa, bilincimiz bizimle oyunlar oynayarak bu yabancı şartları ve ortamı bize en "tanıdık" hale getiriyor. Böylece, bizler de yaşadığımız çevreyi/ ortamları yadırgamıyor, kanıksamıyoruz. Bu kesinlikler bir "illüzyon"; hatta müthiş bir illüzyon.
Duygusal etkilerin tanımlamalarında, farkında olmadan kendi enerji renginize uygun betimlemeler yapıyorsunuz. Tabi ki bu çok doğal bir reaksiyon. Büyük ihtimal etrafınızı böyle görüyor ya da böyle görmek istiyorsunuz. Oysa, dünya yaşantısında sizin saydığınız duyguların çok dışında/ ötesinde duygular da var. Dağarcığınızı birazcık yoklarsanız bunları kolaylıkla hatırlarsınız. Hatırladıkça da, içinizdeki duygu denizinde fırtınalar esmeye başlayabilir. İnsanoğlunun yaşayabileceği tüm duygular olumlu ve yapıcı duygular değildir. Pozitif insanların diledikleri, elbet güzel/ iyi ve keyifli duygulardır. Ama evren tümüyle negatifi ile (birlikte) yaratılmıştır. Pozitif olanı ayıklayıp, negatif olanı hayatımızdan soyutlama şansımız olabilir. Ama, bu negatif olanı silmez ve ortadan kaldırmaz. Sadece ona, yeni bölgelere doğru yönlendirme yapar.
Bizler kendi yaşam alanlarımızı kurarken/ örerken, bu olumsuz yaşantıları ayıklamayı/ safdışı etmeyi baştan öngörüyor ve planlıyoruz. Ama, bir bütün olarak dünya alanı için aynı şeyi söylemek çok zor. Kovaladığımız olumsuz enerjiler/ olumsuz olgular mutlaka yeşerecekleri yeni ortamlar bulacaklardır.
Dünya alanı için böyle olduğu gibi, birey olarak da daha farklı bir durumda değiliz. Buradaki püf noktası, daha güzel ve sevimli bir ruhsal yaşantı için, yıkıcı ve zararlı duygularımızı ötelememiz/ alt benliğimize atmamızdır. Bu bir çesit unutma eylemidir. Çünkü, benlik bu tür duygulardan asla tümüyle sıyrılıp/ soyutlanamaz.
Elbet, bizim de robotlar gibi, rutin ve duygulardan arınmış olarak yaşamamızı beklemiyorum. Belki de insan olarak yaratılmamızın esas güzelliği/ esprisi buradadır. Duygular deryasında yüzerek ve sörf yaparak hayatın keyfini çikarmak. Madem ki "duygular" programı yüklenmiş benliğimize, onu en verimli şekilde kullanmalı, hayatı dolu dolu yaşarken duygular yaşantımızı da en doyurucu ve en keyifli şekilde besleyebilmeliyiz.
İnsanın, hayvanlardan ve robotlardan üstün yanı (ya da avantajı mı demek lazım) "duygu" modül programına sahip olmasıdır. Bu “özelligimizi” nasıl daha iyi, nasıl daha verimli, nasıl daha olumlu kullanabileceğimizi araştırmalıyız. Araştırmalı ve olumlu sonuçlarını uygulamalı/ ruhsal yaşantılarımıza aksettirmeliyiz.
gu;manji
www.RuhsalPlatform.com
« Önceki :: Sonraki »